Hücre Nedir? Doku Nedir? Hücre, doku organ, sistem ve organizma arasındaki ilişkiler nelerdir

Hücre ya da göze, bir canlının yapısal ve işlevsel özellikleri gösterebilen en küçük birimidir.
Doku, bitki, hayvan ve insan organlarını meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğudur.

Organ Nedir?
Canlı bir vücuttaki dokuların bir araya gelerek anatomik ve işlevsel bir bütün oluşturduğu, belirli bir görev yapan ve sınırları kesin olarak belirlenmiş vücut bölümüne organ denir.
Organlarımız; iç organları, duyu organları gibi de gruplandırılabilir.
Sistem, Aynı amaç için bir yapı sisteminde çalışan organların bütünüdür.
Organizma, Canlı bir varlığı oluşturan organların tümü, °uzviyet. Herhangi bir canlı varlık.
Read more

Türkiye'nin Doğal kaynakları Nelerdir? Ülkemizdeki Doğal Kaynaklar - Doğal kaynaklardan nasıl yararlanılır?

DOĞAL KAYNAKLARDAN VERİMLİ YARARLANMA
Hava, su, toprak, bitki örtüsü, hayvanlar ve maden­ler doğal kaynakları oluşturur. Doğal kaynaklar in­san ve toplum hayatı için vazgeçilemez nitelikte önemli değerlerdir. Su, oksijen, bitki örtüsü, petrol gibi doğal kaynakların büyük hızla azalması, canlı­ların yaşam alanlarını kısıtlamakta, çevresel felaket­lere yol açabilecek iklim değişikliklerine yol açmak­tadır.
Türkiye çeşitli maden kaynakları bakımından zen­gindir. Ülkemizde madenlerimizin bilimsel olarak iş­letilmesi Cumhuriyet döneminde 1935 yılında Ma­den Tetkik ve Arama (MTA) Enstitüsü’nün kurul­ması ile başlamıştır. Doğal kaynakların verimli bir şekilde değerlendirilmesi ülkemizin kalkınmasına doğrudan katkı sağlayacaktır.

Ülkemizdeki doğal kaynakların verimli kullanıl­masıyla ilgili projelerden bazıları şunlardır:
Su
Türkiye su zengini bir ülke değildir. Kişi başına dü­şen yıllık su miktarına göre ülkemiz su azlığı yaşa­yan bir ülke konumundadır. Üstelik Türkiye mevcut su potansiyelinin tamamını kullanamamaktadır. Devlet Su İşleri’nin verilerine göre 2003 yılında su­lama, içme suyu ve sanayi sektöründe mevcut su potansiyelimizin yaklaşık olarak % 36’sı kullanılabilmiştir.

Su, günümüzde en önemli enerji türlerinden biri olan elektrik üretiminde de önemli bir kaynaktır. Ül­kemizde kurulan hidroelektrik santralleriyle elektrik üretimi yapılmaktadır. Türkiye bu alanda potansiye­linin % 20’sini değerlendirebilmektedir.
Devlet Su işleri (DSİ), su kaynaklarının değerlendi­rilmesi ve verimli bir şekilde kullanılması amacıyla projeler üretmektedir. DSİ ürettiği projeler ile 2030 yılına kadar su potansiyelinin tamamını de­ğerlendirmeyi ve ülke ekonomisine yıllık 27,8 milyar dolar gelir sağlamayı amaçlamaktadır.
Petrol
Türkiye, çevresinde yer alan komşularının zengin petrol yataklarına sahip olmasına karşın bu doğal kaynak bakımından yetersiz bir rezerve sahiptir. Türkiye enerji ihtiyacının yarısına yakınını petrolden karşılamaktadır. Bu durum Türkiye’yi enerji bakı­mından dışa bağımlı hale getirmektedir.
Ülkemizde petrol arama ve üretimiyle Türkiye Pet­rolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) görevlendirilmiş­tir. TPAO son yıllarda yeni teknolojilerle petrol ara­ma faaliyetlerine hız vermiştir. Özellikle son iki yılda denizlerde yapılan araştırma çalışmalarının sayısı 50 yılın toplamından daha fazladır. Bu çalışmalar sonunda zengin petrol yataklarının bulunması umut edilmektedir.
Türkiye coğrafi konumu nedeniyle petrol rezervleri zengin üretici ülkelerle, enerji tüketimi yoğun sana­yileşmiş batı ülkeleri arasında ve Asya – Avrupa yo­lu üzerinde yer almaktadır. Türkiye’nin öncelikli hedefleri arasında bu potansiyelin değerlendiri­lerek “21. yüzyılın Avrasya Enerji Koridoru” konu­muna getirilmesi yer almaktadır.
Bor
Türkiye, kimya sanayinin önemli ham maddelerin­den biri durumunda olan bor madeni bakımından dünyanın en zengin yataklarına sahiptir. Dünyadaki bor rezervlerinin % 63′ü ülkemizde bulunmaktadır.
Bor madeni günümüzde, camdan elektroniğe, se­ramikten uzay teknolojisine, sağlıktan enerjiye, ah­şaptan metalürjiye ve izolasyondan tarıma kadar yüzlerce alanda kullanılmakta, yaşam kalitemizi önemli ölçüde etkilemektedir.
Ancak Türkiye’nin bu rezervleri istenilen oranda ekonomik kazanca dönüştürdüğü söylenemez. Bor madeni rezervlerimize eş değer oranda ekonomik fayda elde edilebilmesi bora dayalı sanayinin geliş­tirilmesine bağlıdır. Bu amaçla Ulusal Bor Araştır­ma Enstitüsü (BOREN) kurulmuştur. BOREN en­düstriyel uygulama amaçlı projelere gerekli desteği sağlamaktadır.
Toryum
Türkiye’de toplam rezerv yaklaşık 380.000 ton civa­rındadır. Günümüzde toryumla çalışan ticari ölçekli bir santral bulunmamaktadır.
Toryumun, gelecekte nükleer santrallerde kullanıl­ması beklenmektedir. Bu yüzden dünyadaki tekno­lojik gelişmelerin paralelinde ülkemizde de toryum tabanlı yakıt çevrimi konusundaki araştırma – geliş­tirme çalışmalarına devam edilmelidir. Bu amaçla Türkiye Atom Enerjisi Kurumu 2000 yılında Ulus­lararası Yenilikçi Nükleer Reaktörler ve Yakıt Çevri­mi adlı projeye katılma kararı almıştır
Read more

Manyetizma nedir ? Mıknatıs Nasıl Yapılır? Mıknatıs Çeşitleri Nelerdir? Mıknatıs Özellikleri

MANYETİZMA: Mıknatıslık olaylarını inceleyen bilim dalına denir. M.Ö. 600 yıllarında Manisa ili Magnesia olarak biliniyordu. Mıknatıs ilk olarak burada bulunduğu için(Eski Yunanlılar,bu kayaların bazı metalleri çekerek kendilerine yapıştıklarını gördüler) siyah taşı andıran demir,nikel,çelik ve kobaltı çeken demir filizine manyetit adı verilmiştir. Bugün mıknatıs diyoruz.
Demir,nikel,kobalt gibi metalleri çekme özelliği gösteren cisimlere mıknatıs denir. Cisimlerin bu özelliğine de mıknatıslık denir. Doğal ve yapay mıknatıs olmak üzere iki çeşittir.
DOĞAL MIKNATIS: Doğada manyetit adı verilen demir oksit (Fe2O4) bileşiği taşlara denir.
YAPAY MIKNATIS: İnsan eliyle yapılan mıknatıslardır. Günlük hayatta sıkça kullanılır. U,çubuk,at nalı pusula,elektro mıknatıs gibi çeşitleri vardır.
Mıknatıs;demir,nikel,kobalt gibi maddeleri çekme özelliği gösterir.Mıknatısın çekme özelliği gösterdiği bu maddelere manyetik maddeler denir.
Cam,tahta,plastik,kağıt,deri gibi maddeler mıknatıs tarafından çekilmezler.Mıknatıs tarafından çekilmeyen bu tür maddelere manyetik olmayan maddeler denir.
MIKNATISIN KUTUPLARI
Mıknatısın çekme özelliği en fazla olan uç kısımlarına kutup denir. Ortadan asılan mıknatısın kuzeye yönelen ucu Kuzey(N) kutbu,diğeri ise güney (S) kutbudur. Her iki kutupta aynı çekme özelliğine sahiptir. Mıknatıs kaç parçaya bölünürse bölünsün daima iki kutbu vardır. Aynı isimli kutuplar birbirini iter. Farklı isimli kutuplar birbirini çeker.
Mıknatıslar;çubuk,at nalı,yuvarlak,halka,kare ve pusula iğnesi,biçiminde yapılır.
YER KÜRENİN MANYETİK ALANI:
Ortasından bir iplik ile bağlanarak asılan çubuk mıknatısın belirli bir doğrultuyu alması, mıknatısa bir manyetik alanın etki ettiğini gösterir. Bu alan Yer’ in manyetik alanıdır. Bu alan, yer’ in dönme ekseni ile yaklaşık 150 lik açı yapacak şekilde Yer’ in merkezine konmuş büyük bir çubuk mıknatısın manyetik alanına çok benzer.
Bir pusula ibresinin daima kuzey-güney doğrultusunda olması, Yer’ in manyetik alanının varlığını gösterir. İbrenin kuzey kutbu, kuzeye yöneldiğinden, kuzeyde bir güney mıknatıs kutbu, güneyde de kuzey mıknatıs kutbu vardır. Böylece yer kürenin coğrafi kutupları ile manyetik kutupları aynı noktalara rastlamaz.
Yer kürenin coğrafi kutupları ile manyetik kutupları çakışık olmadığından pusula ibresi Yer üzerinde çok yerde coğrafi kuzey kutbu göstermez. Pusula ibresi ile coğrafi kuzey-güney doğrultusu arasında bir açı vardır. Bu açı sapma açısıdır. Sapma, bulunulan yere göre doğuya veya batıya doğru olur. Sapma, yıllara ve mevsimlere göre değişir.
Yer kürenin manyetik alan çizgileri ile çubuk mıknatısın manyetik alan çizgileri birbirine benzer.
Dünya dönme ekseniyle küçük bir açı yapacak şekilde Kuzey yarım kürede mıknatısın S kutbu,diğer kürede N kutbu varmış gibi davranır.
Bu nedenle mıknatısın S kutbunu gösterdiği yere manyetik güney kutbu,diğerine manyetik kuzey kutbu denir.
Yerkürenin coğrafi ve manyetik kutupları birbirinin tersidir. Pusula iğnesinin de farklı kutuplar birbirini çekeceğinden dünyanın coğrafi kuzey kutbunu gösterir.
Pusula iğnesinin yatayla yaptığı açıya eğilme açısı denir. Manyetik eğilme dünyanın her yerinde farklıdır. Türkiye’de yaklaşık 60,kutuplarda 90,ekvatorda 0 derecedir.
PUSULA
Mıknatısın kuzey-güney doğrultusunu göstermesi özelliğinden dolayı yapılmış yön bulmaya yarayan aletlere pusula denir. Pusulanın kutusu manyetik özelliği olmayan cisimlerden yapılır. Manyetik sapmadan dolayı pusula iğnesi tam kuzeyi göstermez. Teknik hesaplarla kuzey bulunur.
MIKNATISIN KULLANILDIĞI YERLER
1- Denizciler pusula ile yönlerini bulurlar.
2- Hurda yığınları arasındaki demir parçalarının ayıklanmasında
3- Vinçler de ağır yükleri kaldırmak için elektro mıknatıs kullanılır.
4- Elektrik motorlarında,kapı zillerinde,telgraf ve telefon gibi araçlarda
5- Elektrik santrallerinde jeneratörlerde elektrik elde etmek için kullanılır.
MANYETİK ALAN KUVVET ÇİZGİLERİ:
Altında mıknatıs bulunan cam levha üzerindeki demir tozları belirli bir şekil alır. Demir tozlarının belirli bir şekilde sıralanmasını sağlayan bir kuvvet bulunmaktadır. Demir tozları cam levha altında kapalı eğriler şeklinde dizilirler. Demir tozlarının dizilişi, bize bir mıknatısın çevresinde oluşturduğu manyetik alan kuvvet çizgilerinin dağılımını gösterir.
Mıknatıs etrafındaki manyetik alan, yalnız yatay düzlemde olmayıp, mıknatısın çevresinde her yöndedir. Manyetik alan kuvvet çizgilerinin, mıknatısın kuzey kutbundan çıkıp güney kutbuna girdikleri kabul edilir.
Bir mıknatıs çubuğun manyetik alan kuvvet çizgileri, mıknatısın uçlarına yakın bölgelerde daha sık, uzak bölgelerde daha seyrektir. Manyetik alanın şiddeti, alan çizgilerinin sık olduğu yerde daha büyük, seyrek olduğu bölgede ise daha küçüktür.
Manyetik Bir Alan Oluşturan Bir Mıknatısın Kutuplarını Pusula İle Belirleme
Kutupları belirlenmemiş bir mıknatısın hangi ucunun kuzey , hangi ucunun güney olduğunu bir pusula kullanarak belirleyebiliriz. Pusula içindeki ibre de bir mıknatıstır. Mıknatısın bir kutbunu, pusula ibresinin kuzey yönü gösteren ucuna yaklaştırdığımızı düşünelim. Eğer bir çekme etkisi gözlersek, mıknatısın bir ucu, S kutbu demektir. Diğer ucu ise, N kutbudur.
KAPI ZİLİ, RADYO, TELEFONDA MIKNATIS BULUNUR
Kapı zili: Kapı zilinin esas yapısını elektromıknatıs oluşturur. Elektromıknatısın karşısında, elektromıknatısın kutuplarına değmeyen şerit şeklinde bir yayla tutturulmuş ve yumuşak demirden yapılı bir armatürü vardır. Armatürün arkasında değme vidası bulu¬nur.
Zilin anahtarı kapalı du¬ruma getirilince devreden akım geçer ve elektromıknatıs mıknatıslanır. Elektromıknatıs
armatürü çeker ve tokmak çana vurur. Tokmak çana vururken armatür değme nokta¬sından ayrılacağından, devredeki akım kesilir. Akım kesilince elektromıknatısın çekme özelliği kaybolacağından tokmak geriye gelir. Armatür yay yardımıyla değme vidasına dokunduğunda, devre tekrar kapanır ve zil tekrar çalar.
Radyo :Sesin bir yerden başka bir yere iletilmesini sağlayan düzeneklere radyo denir. Radyo verici ve alıcı olmak üzere iki kısımdan oluşur.
Radyo Vericisi : Ses sinyalleri uzaklara iletilirken elektromanyetik dalgalar üzerine bindirilir. Bu olaya MODÜLASYON denir. Modülasyon sonucu oluşan dalgaya da radyo dalgası denir. Bu dalgalar ışık hızı gibi hareket ederler.
Mikrofona ses verilince,mikrofonun direnci ses titreşimlerine göre değişir. Böylece ses frekansı ile aynı olan alçak frekanslı bir akım oluşur. Oluşan elektrik akımı amplifikatör tarafından yükseltilir. Bu sinyaller,osilatörün ürettiği yüksek frekanslı sinyallerle beraber modülatöre gider. Modülatör; ses sinyallerini,osilatörün ürettiği elektromanyetik dalgalara yükleyerek dalgaları modüle eder. Modüle edilen sinyaller antene gönderilmeden önce amplifikatörde güçlendirilir. Anten ise elektromanyetik dalgaları atmosfere yayar.
Radyo Alıcısı : Havadaki elektromanyetik dalgalar radyo alıcısı tarafından alınabilir. Radyo bu dalgayı DEMODÜLASYON işlemine sokarak ses sinyalinin taşıyıcı sinyalden ayrılmasını sağlar.
Antene gelen sinyaller amplifikatörde yükseltildikten sonra dedektöre gelir. Dedektörün görevi radyo vericisindeki modülatörün yaptığını tersine çevirmektir. Alıcıdaki dedektör ise ses sinyallerini radyo dalgalarından ayırır. Yani dedektörde ses frekansında elektriksel sinyaller elde edilir. Daha sonra bu sinyaller amplifikatörde yükseltilerek hoparlöre gönderilir. Hoparlör vericideki mikrofonun tam tersi görev yaparak elektrik sinyallerini ses sinyallerine dönüştürür.
Telefon: Günümüzün en yaygın haberleşme aracı olan telefon, 1 876’da Ameri¬ka Birleşik Devletleri’nde Graham (Gıraham Bell) tarafından bulundu. Ülkemizde tele¬fon 1908’de kullanılmaya başlandı. İlk otomatik telefon görüşmelerine ise 1926’da An¬kara’da başlandı.
Basit bir telefon devresinde, mikrofon, batarya ve kulaklık bulunur. Mikrofonun içinde kömür tanecikleri vardır. Konuşma, mikrofon önünde yapılır. Konuşma esnasın¬da çıkan sesin şiddetine göre diyafram titreşir. Buna bağlı olarak mikrofonun direnci de¬ğişir. Ses dalgalarının şiddetine göre kömür tanecikleri sıkışır veya gevşer. Değişen di¬renç, akım şiddetini artırır veya azaltır. Akım şiddetinin değişmesi, kulaklıktaki elektro¬mıknatısın çekme kuvvetini değiştirir. Kulaklıkta bulunan diyafram titreşir ve havayı titreştirir. Bu titreşimler, insan kulağının duyabileceği düzeydedir. Bu nedenle titreşimler ses olarak duyulur.
Telgraf: Haberlerin bir yerden başka bir yere işaretlerle iletilmesini sağlayan araca telgraf denir. Telgraf Amerikalı bilgin Samuel Mors (Semyıl Mors) tarafından 1887’de icat edildi.
Telgraf; biri alıcı, diğeri verici ol¬mak üzere iki istasyondan oluşur. İstasyonlar iki telle birleştirilerek devre ta¬mamlanır. Telgrafta ha¬berler ve rakamlar, nokta ya da çizgi ile gösterilir. Bu işaretlerin tümüne Mors alfabesi denir. Böylece gönderilmek istenen işaret, kağıt üzerine kaydedilir. Bu işaretler çözü¬lünce harfler, sözcükler ve sonuçta tümce ortaya çıkar. Yapılan işlem tekrarlanarak me¬saj gönderilmiş olur.
Televizyon : hem ses hem de görüntüyü uzaklara elektrik enerjisiyle ileten araçlardır.
Tv de iletilecek resim önce noktalar halinde kaydedilir. Bu noktaların her birinin renkleri,açıklık ve koyuluğu birbirinden çok farklı olur. Bu farklı noktalar elektrik enerjisine çevrilip,elektromanyetik dalgalarla uzaklara iletilir. İletilen yerde aynı sıra ile noktalar bir araya getirilirse görüntü oluşur.
Televizyon Vericisi : Görüntü kamera yardımıyla alınıp,elektrik sinyallerine dönüştürülür. Bu sistemde cisim aydınlatılır. Cismin görüntüsü bir mercek yardımıyla kameranın foto katot denen ekranı üzerine düşürülür. Ekran kamera tüpü içindedir. Görüntü nün her noktası aynı şiddette ışıklı değildir. Bu görüntü ekranın karşısındaki elektron tabancasının gönderdiği elektronlar tarafından taranır. Bu tarama sonunda tüpün çıkış devresinde bir akım oluşur. Bu akım ekran üzerindeki görüntünün çeşitli yerlerindeki aydınlanmalara uygun bir biçimde dalgalara çevrilir. Daha sonra bu akım amplifikatörde yükseltildikten sonra modüle edilerek antene gönderilir. Antenden de atmosfere elektromanyetik dalgalar halinde yayılır.
Televizyon Alıcısı : Anten tarafından alınan sinyaller amplifikatörde yükseltildikten sonra detektöre gelir. Bu sırada televizyon alıcısındaki osilatörün ürettiği sinyaller de detektöre gelir. Detektörden ses sinyali hoparlöre ,görüntü sinyali ise resim tüpüne gönderilir.
Vericiden gönderilen her resim saniyede 30 defa ekran üzerine düşürülür. Böylece resimleri hareketli görürüz.
MIKNATIS VE ELEKTRİK AKIMI MANYETİK ALAN DOĞURUR
Mıknatıs tarafından çekilen maddelere manyetik maddeler denildiğini öğrendi¬niz. Acaba mıknatıs, manyetik maddelere her uzaklıkta etki edebilir mi? Mıknatısın manyetik maddeleri çekme özelliğini gösterdiği bir alan var mıdır?
Mıknatısın çekim etkisini gösterdiği alana manyetik alan denir.
Elektrik motorları, elektrik enerjisini mekanik enerjiye çevirir. Elektrik motorların¬da başlıca iki kısım vardır.
Stator: Yerinde duran kısımdır. Motorların çoğunda bu kısım bir elektromıknatıs¬tır. Elektrik akımı elektromıknatıstan geçirilince kutupların arasında manyetik alan olu¬şur.
Rotor:Mıknatısın kutupları arasında dönebilen makara sistemidir. Makaradaki tellerin uçları toplaçlara bağlıdır. Bu toplaçlara, bir elektrik devresine bağlı fırçalar değer. Toplaçlar, motorun mili üzerine mil boyunca yalıtılarak yapıştırılmış bakır ve pirinç¬ten şeritlerdir.Rotora fırçalardan akım verilince motor çalışır.
Günümüzde matkaptan çamaşır makinesine kadar, elektrikle çalışan ve hare¬ketli parçalara sahip hemen her makine bir elektrik motoru içerir.
Buzdolabı, çamaşır makinesi, saç kurutma makinesi, torna, freze, dikiş makine¬si gibi aletlerin çalışması elektrik motoru ile gerçekleşir.
Üzerinden elektrik akımı geçen iletken telin, çevresinde bir manyetik alan oluş¬turduğunu öğrenmiştiniz.
Faraday, 1831 yılındaki çalışmaları ile, bir akım makarasına mıknatıs çubuğun yaklaşması veya uzaklaşması sırasında, makaraya sarılı tellerden akım geçtiğini gör¬dü. Bu şekilde elde edilen akıma indükleme akımı veya indüksiyon akımı adını verdi. Böylece Faraday, mıknatıs ve bir makara yardımıyla hareket enerjisinden elektrik ener¬jisi elde edilebileceğini gösterdi.
Yaptığınız deneyde, mıknatıs bobinin içerisinde hareket ettirildiğinde miliamper¬metrenin ibresinin saptığı görülür. Miliampermetrenin ibresinin sapması, bobinden ya¬ni iletken telden akım geçtiğini gösterir. Eğer mıknatıs hareket ettirilmezse miliamper¬metrenin ibresinin sapmadığı, yani iletken tel üzerinde akım oluşmadığı gözlenir.
iletken tel üzerinde akımın oluşmasının nedeni, tele etki eden mıknatısın man¬yetik alan kuvvet çizgileri sayısının değişmesidir. 0 halde, kapalı devre halinde bulu¬nan bir iletken telin sınırladığı alandan geçen manyetik alan kuvvet çizgilerinin sayısı değişirse, telde bir akım oluşur. Bu akıma indükleme akımı denir.
Deneyde mıknatısı hızlı hareket ettirdiğinizde, miliampermetrenin ibresinin daha fazla saptığını gözlediniz. Yani İletken telden geçen indükleme akımı daha büyüktür. Aynı şekilde deneyi daha kuvvetli bir mıknatısla yaparsak yine akımın değerinin arttı¬ğını görürüz.
Kullandığınız bobindeki sarım sayısının azlığı veya çokluğu da indükleme akımı¬nın değerini değiştirir. Mıknatıs, bobinin içine doğru hareket ettirildiğinde miliampermet¬renin ibresi bir yöne sapar. Mıknatıs bobinin dışına doğru hareket ettirildiğinde ise ters yönde sapar. Yani mıknatıs bobine yaklaşırken bobinden geçen manyetik kuvvet çizgi¬lerinin sayısı artar. Ters yöndeki harekette azalır.
Bir pilin sağladığı akımın yönünün değişmediğini ve kısa süreler göz önüne alın¬dığında şiddetinin sabit kaldığını geçen yıllarda öğrenmiştiniz. Bu tür akımlara doğru akım denir.
Çevrenizde kullandığınız elektrikli aletlerin üzerinde “AC” ve “DC” simgelerini görmüşsünüzdür. “AC’ alternatif akımı; “DC” de doğru akımı ifade etmektedir.
Pil, akümülatör ve dinamo gibi doğru akım kaynakları, bazı araçların çalıştırılma¬sında kullanılmaktadır. Örneğin; akümülatörlerin doldurulmasında, elektroliz işlemlerin¬de, kaplamacılıkta, sabit hızlı motorların çalıştırılmasında, metro, tramvay, troleybüs gibi şehir içi ulaşım araçlarında, asansörlerde ve motorlu taşıtların motorlarına ilk hareketi vermede doğru akım kullanılır.
Doğru akım kaynaklarından elde edilen akımın şiddeti azdır. Doğru akım kayna¬ğı belli bir süre akım verebilir. Sürekli değildir.
Diğer bir akım türü de alternatif (dalgalı) akım dır. Alternatif akım, günlük yaşa¬mın her alanında kullanılmaktadır. Aydınlatma, ısıtma ve her türlü makinenin çalıştırıl¬masında alternatif akımdan yararlanılır.
Evlerde aydınlatma, ısıtma ve bazı araçların (buzdolabı, çamaşır makinesi, rad¬yo, televizyon vb.) çalıştırılmasında alternatif (dalgalı) akım kullanılır.
Alternatif akım kaynakları, doğru akım kaynaklarına göre daha uzun süreli ve is¬tenilen şiddette akım verir. Elde edilen akım daha ucuza gelir. Alternatif akım elde et¬meye yarayan düzeneklere alternatör ya da alternatif akım jeneratörü denir.
Elektrikle ilgili deneylerinizi yaparken kesinlikle alternatif akım kullanmayınız. Bu,tehlikeli sonuçlar doğurur. Deneylerinizi doğru akım üreten pillerle yapınız.
Alternatif akım Jeneratörü:
Alternatif akım, değişen akım demektir.
Eşit zaman aralıkları ile yön değiştirme ve akım elde etmeye yarayan
sisteme alternatif akım jeneratörü de
Manyetik alan içinde hareket eden tel çerçeveye bağlı fırçalardan
akım dış devreye alınır. Tel çerçevenin manyetik alan içinde tam bir dönüş yapması demek, akımın yönünün iki kez değişmesi demektir.
Elde edilen alternatif akım doğru akıma çevrilebilir.
Alternatif akımın gerilimini artırmak içinde transformatörleri kullanırız.
Evlerimize gelen elektrik, alternatif akımdır. Evdeki tüm aletler ve lambalarımız
bu akımla çalışır.
Pil ve akümülatörler doğru akım verirler. Akım yönü (+) dan (—) ye doğ¬rudur. Ancak bu üreteçlerde kimyasal enerji elektrik enerjisine çevrilmekte¬dir. Oysa jeneratörlerde mekanik enerjiden, elektrik enerjisi elde edilir.
Doğru akım Jeneratörü:
Manyetik alan içindeki tel çerçevenin uçlarındaki halkalara bağlı fırçalar, olu¬şan indüksiyon akımının yönünün değişmeden dış devreye aktarılmasını Sağlar.
Bisikletlerde kullanılan dinamo, bir doğru akım jeneratörüdür. Ancak unutulma¬ması gereken, alternatif akımın daha kolay elde edilmesinden dolayı, elde edilen al¬ternatif akımı doğru akıma çevirmek daha uygundur.
Adaptör:Alternatif akımı doğru akıma çeviren doğrultuculardır.
Elektrik enerjisi birimi Joule; Güç birimi Watt. 1000 watt = 1 kwatt P = W / t
Dalgalı akım üreten jeneratörlere alternatör,Doğru akım üreten jeneratörlere dinamo nedir ?
Alternatif akım gerilimini yükselten ve alçaltan araçlara transformatör denir.
Elektrik enerjisinin bir bölümünün termik santrallerden elde edildiğini, bu santral¬lerin çalışması için de kömür, petrol gibi fosil yakıtların gerektiğini biliyorsunuz. Fosil ya¬kıtlar yenilenemez enerji kaynaklarındandır.
Enerji tüketiminde yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmak daha akılcı bir yol¬dur. Yenilenebilir enerji kaynakları su, rüzgar ve güneş enerjisidir.
İster yenilenebilir, isterse yenilenemez enerji kaynakları ile elde edilsin, enerjinin tutumlu kullanılması gerekir. Evlerimizde kullandığımız elektrikli aletler yaşantımızı ko¬laylaştırır. Ancak bu aletleri kullanırken harcadığımız elektrik enerjisinin sadece bize ait olmadığını; tüm topluma, hatta gelecek nesillere ait olduğunu unutmamalıyız. Bu ne¬denle evde ve okulda, elektrik enerjisini tutumlu kullanmak için bazı önlemler almalıyız.
Bu önlemleri şöyle sıralayabiliriz:
• Kullanılmayan alanların elektrik lambalarını söndürünüz.
• Bulunduğunuz yerde işiniz bittikten sonra lambayı söndürünüz.
• Gündüz yapabileceğiniz işleri geceye bırakmayınız.
• Radyo, televizyon gibi elektrikli aletleri boş yere çalıştırmayınız.
• Elektrikli ev aletlerini kullanılma kılavuzlarına uygun şekilde kullanınız.
• Elektrikli ısıtıcılar yerine katı veya sıvı yakıtlı ısıtıcıları tercih ediniz.
• Buzdolabının kapısını sık sık açmayınız. Karlanma ve buzlanma varsa sık sık eritiniz. Buzdolabınızı, en düşük yeterli soğutmayı sağlayacak şekilde ayarlayınız.
• Isı yalıtımına özen gösteriniz. Böylece daha çok enerji tasarrufu sağlamış olur¬sunuz.
• Çok fazla ışığa gereksinim olmayan yerlerde (banyo, tuvalet vb) gücü az olan ampulleri kullanınız.
• Elektrik enerjisini boşa harcayanları uyarınız.
Elektrik kullanımında dikkat edilecek hususlardan biri de elektriğin kazaya neden olmayacak biçimde güvenli kullanılmasıdır. Bilinçsizce kullanılmak istenen elektrik,kazalara neden olur ve kazalar ölümle sonuçlanabilir.Elektriğin kullanılması ve kazalardan korunma konusunda halk eğitilmelidir.
Siz de sınıfça hazırlayacağınız “elektrik kazaları ve korunma yöntemleri” konulu bir broşür ile ailenizin ve yakın çevrenizin eğitimine katkıda bulunabilirsiniz.
Çevremizin az zarar görmesi için yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmamız gerekir. Çünkü fosil yakıtlarla elde edilen enerji, çevreyi kirletmekte ve zamanla yok olmaktadır.
Elektrik enerjisinin üretiminde, kullanımında, dağıtılmasında ve çoğaltılmasında akılcı bir yol izlenmelidir.
Bayram TOSUN
FEN VE TEKNOLOJİ ÖĞRETMENİ
OSMAN MANİSALI İLKÖĞRETİM OKULU
ACIPAYAM-DENİZLİ
Read more

Nicki Minaj Twitter Sayfasını Sildi / Kapattı. Nicki Minaj Neden Twitter Sayfasını Sildi

Son yılların en iyi çıkışlarından birisi olan Nicki Minaj 16 nisan günü resmi twitter adresi @nickimianj'i kapattı.

son yazdığı twit
“And that’s exactly why I’m paying the barbz DUST right now! And deleting my twitter. Smdh – don’t cry 4 me argentina.”
olan nicki minaj'a dakikalar sonra #NickiComeBack htag'i altında başlatılan akım trind topic olsada Nicki Minaj twitter'a geri dönmedi.

11 milyon takipci olan Nicki Minaj'in neden twitter sayfasını kapattığı hala bilinmiyor.

Ama Nicki Minaj twitter'i terkeden ilk ünlü değil daha önce Keyshia Cole Chris Brown, Cassie, ve Kid Cudi gibi isimlerde twitter sayfalarını kapattı, aylarda sonra tekrar açmışlardı.

Read more

Bob Sinclar ft. Sophie Ellis Bextor & Gilbere Forte - Fuck With You [ Yeni Video Klip]



Take me away on a holiday sugar
We can be free, alone by the river
A glass of champagne in a candy rain
Dancing on a rainbow

And if you've got a baby
Just don't tell her that you're hanging with me
I'll be your baby from the movie screen

And if she calls you baby
Someone tell her she should worry
I've got a plan and yes I'm bound to win

Feel like Marilyn Monroe and
Darlin' I came here for you
And no, you're not allowed to go
Until I fuck with you

Feel like Marilyn Monroe and
Darlin' I came here for you
And no, you're not allowed to go
Until I fuck with you

Take me on a trip around the moon
I wanna fuck with you

Na na na na na na na na

Take what you want, baby be my big spender
Unleash a tightest night is nothing like tender
Gamble and win, play the cards rough
They control my sugar rush

And if you've got a baby
Just don't tell her that you're hanging with me
I'll be your baby from the movie screen

And if she calls you baby
Someone tell her she should worry
I've got a plan and yes I'm bound to win

Feel like Marilyn monroe and
Darlin' I came here for you
And no, you're not allowed to go
Until I fuck with you

Feel like Marilyn Monroe and
Darlin' I came here for you
And no, you're not allowed to go
Until I fuck with you

Take me on a trip around the moon
I wanna fuck with you
Yes

Ah,
Lets make arrange miss
I'm your fix when you're in madness
Call me crazy, awesome, baby
Imma take your love to the maximum steady

Such a wild boy, no need explaining
Love's worth money you ain't got to pay me
Look me in the eye cos you want me baby
Make you love me so much that you fucking hate me

Imma fuck you then fuck your friend
And fuck her cos I've fucked her twin
Livin' life so pure with an etch of sin
Clear, no need to fear

Moving so fast that its hard to steer
I hope we don't crash when we land in here
Being your best lover was the plan for years
Take it back to the town we'll be standing in here

I wanna fuck with you
I wanna fuck with you
I want I want I want
I wanna fuck with you-oh-hooo
Read more

Ayasofya Camine Neden Çevrildi ? Ayasofya'nın camiye çevrilişi

Müslümanların İstanbul’u fetih arzuları çok erken tarihlerde başlamış idi. Hicri 52, miladi 672 yılında Hz. Muhammed’in mihmandarı olan Ebu Eyyub el- Ensari ile ile başlayan fetih hareketi, ancak onuncusunda yani Fatih Sultan Mehmed’in Bizans’a giriştiği son hamle ile neticelenecek, İstanbul Müslüman ordularına, Osmanlı askerine kapılarını açacaktır. Bir kısım kaynaklar Emevilerle Abbasiler’in H.34/655-H.169/785 tarihleri arasında İstanbul’a beş sefer düzenledikleri, Osmanlıların ise, İstanbul’u yedi kere muhasara ettikleri ve yedincisinde fethettikleri kayıtlıdır. Fatih’in Ayasofya ile ilgili en eski vakfiyelerinden birinde “nice melikler bu işe el uzattılar. Her birinin zafere ulaşamadan geri döndükleri rivayet olunmaktadır. Kuvvet ve azamet sahibi eski sultanlar ve meliklerden 63 kişi bu beldeyi feth için çok miktarda asker topladılar. Muhkem ve büyük kuvvetlerle geldiler. Kuşatıp zorla ele geçirmek ve halkını esir etmek isteğiyle harb ettiler ise de ..verdikleri zayiatla birlikte geri çekildiler”. Kaydı ile bu konuya işaret edilir. Son Bizans imparatorunun (XI. Konstantinos) ne cesareti, ne de enerjisi devleti yıkılmaktan kurtaramayacaktı. Fatih Sultan Mehmet, babası II. Murad’ın vefatından sonra (Şubat 1451) Bizans’ın son saatleri de yaklaşmış idi. Zira Bizans’a ait olan İstanbul, Osmanlı arazisinin tam kalbinde yer alıyor, Osmanlıların Anadolu ve Avrupa’daki topraklarını birbirinden ayırıyordu. Bu yabancı unsuru ortadan kaldırmak ve teşekkül etmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’na İstanbul ile sağlam bir devlet merkezi hediye etmek genç sultanın ilk hedefi idi. Tükenmez bir enerji ve büyük bir ihtiyat ve itina ile Bizans İmparatorluğu’nun başşehrinin fethi için hazırlandı. Boğaziçi’nde, şehrin hemen dibinde Rumeli Hisarı’nı inşa etti. O devirde Bizans mezhep kavgaları ile meşgul idi. İstanbul’un sukut edeceği bilindiği halde, mezhep ihtilafı sönmemişti. Bizans Tarihi yazarı Dukas, söz konusu mücadele hakkında şu çarpıcı beyanlarda bulunuyor; “Mezhep kavgaları da nihayet bulmadı. Salâhiyetli ruhanilerin bu hususta takındıkları tavır zikre değer. Mesela günahlarını itiraf için bunlara müracaat eden hristiyanları, daha evvel katolik papazlarından Hz. İsa’nın kanını ve cesedini temsil eden ekmek ve şarabı alıp almadıklarını, birleşme taraftarı bir papazın icra eylediği ruhani ayinde bulunup bulunmadıklarını soruyorlardı. Şayet böyle bir hal vaki olmuş ise, bu husustaki kilise kanunları şiddetli ve manevi cezası ağır idi. Adet olduğu üzere kilise kanunlarına uyarak mukaddes ekmek ve şarabı almağa hak kazanan kimse, birleşme taraftarı papazlara müracaat etmezse, onlar tarafından ağır manevi cezaya müstahak olurdu. Birleşme taraftarı papazlar Ortodoksluk taraftarı olan papazlar hakkında bunların papaz olmadıklarını, takdim ettikleri şeylerin sahih ve hakiki olmadıklarını söylüyorlardı. Ortodoks papazlar, bir cenazeye veya bir ölünün ruhunun istirahatı için yapılan ayine davet olunduğu zaman, bu merasimlerde birleşme taraftarı bir papaz görününce, Ortodoks papaz hemen ruhani elbisesini çıkarır ve yangından kaçar gibi oradan uzaklaşırdı. Büyük kilise (Ayasofya) şeytanların ilticagahı ve putperestlerin mabedi telakki ediliyordu. Nerede o mumlar, nerede o kandillerdeki yağlar ? Her şey zulmet içinde, hiç müteessir olmuyordu, mukaddes mâbed viran bir hal almıştı. Bu hal, şehir halkının dini hükümlere muhalefet ve tecavüzleri dolayısıyla, bir müddet sonra mâbedin düşeceği harap vaziyeti daha evvelden gösteriyordu. Genadios ise, hücresinde va’z ediyor ve birleşmeğe taraftar olanları tel’in ediyordu”. Dukas devamla diyor ki; Genadios her gün birleşme taraftarları aleyhine vaz etmekten ve yazılar yazmaktan geri kalmıyordu….Senatodan baş amiral büyük duka, Genadios ile hem fikirdi ve işbirliği yapıyorlardı. İstanbul’un aleyhine toplanmış olan sayısız Türk askerlerini gören halka hitaben bu büyük duka Latinler aleyhine şunları söylemeğe cesaret etti; İstanbul’un içinde Türk sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten daha iyidir. Dukas’ın büyük duka dediği şahıs Bizans Devleti’nin en saygın kişilerinden Leon Notaras idi. Ayasofya’ya mağara ve rafizilerin mezbahı adı veriliyor, içinde kiliselerin birleşmesi taraftarları olanlar tarafından ruhani ayin icra olunduğundan kirlenmemek için Dukas’a göre hiçbir Bizanslı bu mâbede girmiyordu. Bizans, ahlaki bakımdan da tamamen çökmüştü. Bu durum karşısında İstanbul’un müdafaası doğudaki ticari menfaatlerini kaybetme korkusu içinde bulunan Latinlere bırakılmıştı. Tahta çıkınca ilk işinin İstanbul’un fethi olacağı şayiası daha şehzadeliği zamanından beri duyulan Fatih tahta çıkınca Bizanslılar derin bir teessüre kapılmışlar, son Bizans imparatoru Konstantinos Dragasis, hristiyanlık namına Papa Beşinci Nicolas (Nikola)’dan imdat dilemiş, hatta asırlardır birbirine düşman olan İstanbul ve Roma kiliselerinin birleştirilmesine bile razı olmuştur. Batılı kaynaklarda göre papa İstanbul’a yardım kuvvetleri yerine iki mezhebi birleştirecek bir kardinalden başka bir şey göndermemiş olmakla tenkit edilir. Aslen Selanikli veyahut Moralı bir Rum olduğu rivayet edilen kardinal İsidore (İzidor) büyük bir gemiye iki yüz İtalyan askeri doldurarak İstanbul’a gelmiş, 30 Zilkade 856 /12 Ocak 1452 (12 Aralık 1452 bk Ostrogorsky, s. 523) günü Ayasofya kilisesinde imparatorla devlet erkanı da hazır bulunduğu halde büyük bir ayin yaparak Rum patriği Grigorios Mammas’la beraber Ortodoks ve Katolik mezheplerinin birleştirildiğini ilan etmiştir. Mezheplerine vatanlarından çok fazla bağlı olan Bizanslılar imparatorun bu faaliyetini küfür saymışlar ve İstanbul sokaklarında Türk sarığı görmeyi kardinal şapkası görmeye tercih ettiklerini konuşmaya başlamışlardır. Bizans imparatoru Avrupa katolikliğine gösterdiği fedakarlığın karşılığını görememiş, hemen hiçbir yardım alamamış, netice itibariyle kendi tebaası arasına bir tefrika sokmuş ya da mevcut olan bir tefrikayı alevlendirmiştir. İmparator bu buhran içinde yapabildiği tek şey surları onarmak, Adaları tahkim etmek ve şehre erzak yığmak olmuştur. Dukas’ın anlattıklarına bakılırsa, İstanbul’un fethinin yaklaştığını ve şehrin düşeceğini anlayan yerli halk, bütün kadın ve erkekler, rahip ve rahibeler Büyük Kilise’ye yani Ayasofya’ya sığınmışlar, iltica etmişlerdi. Bunun sebebi şu idi; Çok seneden beri şehir halkına bazı yalancı falcılar istikbalde şehrin Türklere teslim olunacağını, bu Türklerin askeri kuvvetle şehre gireceklerini, Bizanslıları keseceklerini ve Türklerin bu yürüyüşlerinin büyük Konstantin’in sütununa (Çemberlitaş) kadar varacağını, ondan sonra gökten bir meleğin elinde kılıç olarak ineceğini ve bu melek, sütunun yanında bulunacak olan ismi meçhul sadedil ve fakir bir adama imparatorluğu ve kılıcı vererek ona; Bu kılıcı al ve Allah’ın kavminin intikamını al diyeceğini, o zaman Türklerin geri gideceklerini, Bizanslıların bunları takip ve telef edeceklerini, bunların şehirden, garptan ve şark yerlerinden İran hudutlarında bulunan bir yere kadar kovulacaklarını söylüyorlardı. Bazı kimseler yukarıda bahsedilenlere inanarak bunların vaki olacağı kanaatiyle koşuyorlar ve başkalarını da koşmağa teşvik ediyorlardı. Bunların kanaati böyleydi ve bugün vuku bulmakta olan hadiseler, esasen çok seneden beri kafalarında yer etmişti. Yani Stavros (Çemberlitaş) sütununu geçecek olursak, gelecek felaketi atlatırız diyorlardı. İşte bu sebepten halk Ayasofya’ya sığınıyordu. Bir saat içinde o muazzam mâbed tamamıyla erkek ve kadınlarla dolmuş idi. Mâbedin alt ve üst katları, avluları ve her bir yeri sayısız halk tarafından işgal edilmişti. Mâbed dolduktan sonra, içerdekiler kapıları kapadılar; kurtuluşlarını mâbedin kerametinden bekliyorlardı. İstanbul’un fethinden bir gün önce Ayasofya’da imparatorun, bütün devlet ve saray erkanının göz yaşlarıyla katıldığı büyük bir ayin yapılır. Bu Ayasofya’da yapılan son ayindir. Ayrıca sokaklardan papazların idare ettiği ayin alayları geçirilmiş, bütün halk bu alaylara katılmış, İstanbul’un içi “Kyrie eleison” yani Ya Rabbi bize merhamet et dualarıyla çınlamış, kadın ve çocukların vaveylaları içinde yoluna devam eden alay surlara kadar ilerleyerek Bizans’ın son tahkimatını takdis etmişlerdir. İmparator, Bizanslıları mukavemete teşvik eden son nutkunda Şarki Roma’nın uzun bir inhitat ahlaksızlığından sonra bu akıbete layık olduğunu belirten “eğer bu tavsiyelerime riayet edecek olursanız Allah’ın bize yolladığı haklı cezadan belki kurtuluruz” sözünü ifade etmiştir. Türkler İstanbul’u zaptettikleri zaman (29 mayıs 1453) müdafaasız halk kiliseye sığınmıştı. Halk şu inancı taşıyordu; Türkler Büyük Konstantin sütununun yanına kadar geldiklerinde gökte bir melek zuhur edecek ve bunu gören Türkler bir daha dönmemek üzere Asya’da ki vatanlarına (İran sınırı) çekileceklerdi. Fakat Türkler gelmişler mabedin kapılarını açarak içeri girmişler ve orada korkudan birbiri üstüne yığılmış olan erkek ve kadınları esir etmişlerdir. Burada cebren içeri girmek mecburiyetinde kalan Türk askerleri hiç kimsenin hayatına dokunmamış ve yalnız esir almakla yetinmişlerdir. Türk ordusu değil Ayasofya’ya sığınanları öldürmek, İstanbul’a girdiği vakit Fernand Grenard’ın ifadesiyle yalnız silahla mukavemet gösterenleri ve vaziyetleri şüpheli görülenleri öldürmüşler, mütebakisini esir etmişlerdir. Bizans Rumları katliama maruz kalmamıştır. Hayrullah Efendi tarihinde “şehir içine girildikten başka imparatorun ölümü haberi duyulunca asker ve halktan bir çoğu Venedik gemilerine binip kaçmak için Samatya, Ahırkapı ve Kadırga Limanı taraflarına koştuklarından diğer taraflarda az kimse kalmıştı. Bundan başka ahalinin çoğu kiliselere kapandığından çok can kaybı olmadığını, bir çoğunun da savaş esiri olarak sağ yakalandıklarından iki bin kişiden fazla insanın ölmediğini..” belirtir. Kapılarını kırıp Ayasofya’ya giren Fatih’in askerlerinin yaptıklarını abartılı bir şekilde anlatan Dukas, mâbedin içinde hiçbir şey bırakmadılar der. Daha sonra Hammer, Lamartine, Kont Segür, Dimitri Kantemir ve benzeri Avrupa tarihçileri ve yazarları da taassuba dayanan, gerçek dışı saldırılarda bulunmuşlar, okuyucularını yanıltmışlardır. Ayasofya da dahil sanat ve kültür eserlerini tahrip edenler Türkler değil, bir kısım batılı kaynakların da teslim ettiği gibi, Türklerden iki buçuk asır önce İstanbul’u Bizanslılardan zaptetmiş olan Avrupa Haçlılarıdır. Şurası unutulmamalıdır ki, Osmanlılar Ayasofya’nın çan kulesini bile yıkmamışlardır. 1847-1849 yılları arasında gerçekleşen tamirde İsviçreli mimarlar Bizans devri mozayiklerinin hâlâ çok iyi durumda olduğunu görmüşlerdi. Eğer Türkler tahripkar davransaydı mozayiklerden eser bile kalmazdı. Rus müelliflerinden Uspenski sanat ve kültür eserlerine karşı Müslüman Türklerin 1204 Haçlılarından bin kat insaflı ve insanca davranmış olduklarını söyler. Bir çok batılı tarihçi de Müslümanların Kudüs’e girdiklerinde orada ki Hristiyanlara, kendilerini İsa’nın askerleri sayan İstanbul’u talan eden bu adamlardan daha bir insanca davrandıklarını yazarlar. Ortaçağda yaşamış Fransız tarihçi Villehardouin 1204 Haçlı yağmasını “Dünya yaratıldı yaratılalı bir kentten bu kadar çok ganimet kazanılmamıştır” diye anlatır. Zaten harap ve perişan bir halde olan İstanbul’u alan Fatih, derhal imar faaliyetlerine başlamıştır. Türk fethi Bizansı yıkmış ama İstanbul’u kurtarmıştır. Tarih-i Ebu’l-Feth yazarı Tursun Bey eserinde İstanbul daru’l-eman oldu, Fatih Ayasofya’ya geldiğinde “bu binay-ı hasînün tevabi ve levahıkın harab u yebab gördi” der ve Ayasofya’yı ve surları onardığını belirtir. Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde 1204 yılındaki Latin yağmasına değinirken barbarlarınkinden çok daha korkunç katliâma ve yağmaya giriştiklerini, yüzyıllardır biriktirilen defineler, hazineler yağmalandığını; kiliseler, manastırlar, evler, soyulup soğana çevrildiğini; Ayasofya’nın tamamen soyulup boşaltıldığını; kutsal vazolar içki kadehleri olarak kullanıldığını, mihrabı yaktıklarını, kilisede değer taşıyan ne varsa parça parça edip aralarında paylaştıklarını, aldıkları bu değerli eşyayı yüklemek için atlarını ve katırlarını kilisenin içine kadar getridiklerini, hayvanlar gibi davranıp bütün kadın ve kızların, rahibelerin ırzına geçtiklerini belirtir. Sadece Ayasofya’da bile her asırda bir Türk eseri buluyoruz. Her devirde camiiye bir Türk eseri katılmıştır. Müştemilatıyla binayı bu zaviyeden değerlendirdiğimizde Türk eserleri yarıdan fazlayı bulur. Süheyl Ünver, Ayasofya’nın pek çabuk olarak medresesi ile, türbeleri ile ve Mahmud I in kurduğu pek zarif kütüphanesi ile, mahfelleri ile, şadırvanıyla, sebiliyle, ilk mektebi ile muvakkıthanesi ile en mühim İslami sitelerimizden biri olmuştur der. Türklerin Ayasofya’ya girişlerine şahit olanlardan hiç biri sonraları çıkan rivayetlerde olduğu gibi, o vakit bir katl-i âmdan ve mabede karşı bir hürmetsizlik ve tecavüz yapıldığından bahsetmezler. Bu müfterilerden biri olan ve Ayasofya’nın minarelerinin yıktırılmasını, Rusların İstanbul’u alıp haçı dikmesini hararetle savunan muasır tarihçilerden Schlumberger hiçbir kaynak göstermeden Ayasofya içinde bile katliam olduğunu belirtir. Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde, öyle görünüyor ki büyük kilisede çok az kan döküldü. Türkler orada bulunanları tutuklayıp sonradan köle yapmakla yetindiler der. Yine aynı yazar Fatih’in akşam sivillerin tutuklanmasının durdurulmasını ve yağmalamaya son verilmesini emrettiğini, orduya mensup her kişiye, her askere kent halkını, kadınları ve çocukları öldürmeyi veya köle almayı da bunlara karşı kötü davranılmasını yasaklıyorum. Bu emre karşı gelen herkes öldürülecektir dediğini nakleder. Osmanlılar merhametli davranmayı kan dökmeye tercih etmişlerdir. Ayasofya sahasını hiçbir katl veya idam lekesi kirletmemiştir. Voltaire, İstanbul’un zabtı sırasında bazı tarihçiler tarafından Osmanlılar tarafından ahaliye karşı yapıldığı belirtilen saldırıları ve bu saldırılara karşı gösterildiği rivayet edilen salabet ve hoşgörüyü reddetmiştir. Lamartine bütün saldırıları ile beraber şu gerçeği aktarmadan geçememiştir. Ünlü tarihçi Phranzes’den naklen şöyle diyor; ...rahibelerin, annelerinden ayrı düşmüş çocukların, kendi çocuklarından ayrılmış annelerin feryat ve figanlarını merhamet gözüyle gören Osmanlılar bu hazin duruma üzülüyorlardı. Fatih, umumiyetle rivayet olunduğu gibi, at üzerinde değil, fakat yaya olarak kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile beraber namaz kılmıştır. Maalesef ünlü ressam Delacroix, Paris Louvre Müzesinde bulunan Fatih’in Ayasofya’ya girişini temsil eden tablosunda sultanı atıyla mabede girer gibi göstermiştir. Hata etmiştir. Fatih Ayasofya’ya girince secde-i şükrana kapanmış, iki rekat namaz kılmış, ilk ezanın da bu sırada okunduğu rivayet edilmiştir. Fatih düzenlenen tören alayı ile şehre girince kuvvetli rivayete göre doğruca Ayasofya’ya gitmiştir. Tursun Bey, Ayasofya nam kiliseyi görmeye rağbet etti der. Müverrih Âlî, “Fatih’in hemen şehre girmesindeki isticali Ayasofya nam kenise-i azimeyi mâbed-i ehl-i İslam etmeğe mütehâlik” olduğunu söylüyor ve devamla mâbed-i kadime doğru yöneldiklerini belirtiyor. Osmanlı Türklerinde bir gelenek olarak devam eden, asırlardır tatbik edilen bir kural vardır. Bu kural bir memleket veya kale fethedildiği vakit ordu içeriye girip burçlara bayrak çekerken surların üstünde ezan sesleri yükselir ve şehrin en büyük kilisesi derhal camiye tahvil edildikten sonra ilk Cuma namazı bu ilk camiide kılınırdı. Bu tarihi ve milli an’ane gereği Fatih vakit geçirmeden Ayasofya’yı camiiye tahvil etmek gayesiyle Ayasofya’ya yönelmiştir. Fatih buraya gelince atından inerek yaya olarak içeriye girmiştir. Burada belirtmek gerekir ki Fatih at üzerinde değil yaya olarak mâbede girmiştir. Fatih mâbedin azametini görünce hayran kalmıştır. O sırada bir Türk askerinin mabedin mermerlerinden birisini kırmakta olduğunu görünce Fatih, bu tahribatı neden yaptığını sormuş, o asker de din için yaptığını söylemiştir. Fatih bu askerin tahribatına mani olmuş, askeri yakın koruma dışarı çıkarmıştır. Fatih burada “servet ve esirler size yeter, şehrin binaları bana aittir” der. Yanında bulunan bazı İtalyan ve Rumlar’ın rivayetine göre Fatih, mozaiklerin sökülmesi teşebbüsünde bulunan mimarlara hitaben; “Durunuz! Bu mozaik resimleri günaha sebep olmamaları için bir kireç tabakasıyla örtmekle yetininiz! Fevkâlâde olan bu kakmaları koparmayınız” demiştir. 1930’lı yıllarda Amerikan Bizans Ensititüsü namına Ayasofya mozayiklerini araştırmakla görevli Thomas Whittemore “bu mozayiklerin hiç birinde insan tarafından tahribat ika edildiğine ait bir iz görülmemiştir. Hatta binanın her tarafında yüzlerce haçlar hiç bozulmadan kalmış olup binanın uzun müddet Türkler tarafından muhafaza edildiğine şehadet etmektedir.” Ayasofya İstanbul’un fethinde usulden olduğu üzere şehrin büyük kilisesi olarak camiye çevrildi. Tursun Bey’in ifadesine göre kubbeye kadar çıkan Fatih Sultan Mehmet binanın ve çevresinin harap görüntüsü karşısında meşhur Farsça beytini söylemiştir. Tursun Bey, Fatih Ayasofya’ya girdiğinde “vakta ki bu binay-ı hasisün tevabi ve levahikin harab u yebab gördü” der ve Sadî’nin şu meşhur Farsça beytini söylediğini rivayet eder;
Perde-dârî mî küned der tâk-ı kisrâ ankebût
Bûm-i nevbet mî zened der kal’a-ı Efrâsiyâb
Yani; Örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık yapıyor/ Baykuş Efrasiyab’ın kalesinde nevbet vuruyor/bekliyor. Fatih Ayasofya’nın tahribini önlemiş, burada müezzinlerinden birine ezan okumasını emretmiş, müezzin ezan okuduktan sonra maiyeti ile beraber ilk namazı kıldıktan sonra camiyi kendi hayratının ilk eseri olarak vakfetmiştir. Bizans tarihçisi Dukas, Ayasofya’da ilk ezanın okunmasından ve ilk namazın kılınmasından duyduğu ızdırabı şöyle dile getirir:
“Adem-i meşruiyetin veledi, Deccal’ın mübeşşiri, mihraptaki mukaddes din taşının üstüne çıkarak, namazını kıldı. Nedir bu nekbet? Heyhat nedir bu dehşet veren acibe, eyvah ne olacağız? Vay vay, neler görüyoruz? Altında havarilerin ve şehitlerin mübarek bakiyeleri medfun bulunan bu mukaddes mihrap üzerinde bir Türk, bu mihrabın üzerinde bir dinsiz? Ey güneş titre! Allah’ın kuzusu nerededir?
Bu mihrap üzerinde kurban olan, yenilen ve hiçbir zaman tükenmeyen Babanın oğlu nerede? Hakikaten fasit bir neticeye vardık, günahlarımızdan dolayı bizim ibadetimiz, diğer milletlere nispetle, hiç nazarı itibara alınmamıştır. Allah’ın hikmeti namına bina olunan, Ekânim-i Selâse kilisesi, Büyük Kilise ve Yeni Sion adlarını almış olan bu mâbed, bu gün barbarların ibadet yeri ve Muhammed’in evi adını aldı ve öyle oldu. Ey Cenab-ı Hak verdiğin hüküm adildir!” Fethin üçüncü günü Cuma günü Fatih, Ayasofya’ya gelip ilk Cuma namazını askerleriyle beraber kılmıştır. İmamete İstanbul’un fethinin manevi mimarı Akşemseddin geçmiş, ilk olarak Fatih namına hutbeyi de bu nurani zat okumuştur. Hutbenin Fatih tarafından irad edildiği de yazılmaktadır. Diğer bir rivayette ise Fatih Ayasofya’nın camiye tahvil edildiği gün askerine bir hutbe irad etmiştir. Fatih’in iradesiyle bu Cuma gününden evvel Ayasofya’daki tasvirlerle heykeller ve putlar kaldırılıp, kıble tarafına mihrab yapıldığı ve minber konulduğu, bütün hazırlıkların Cuma gününe kadar ikmali için mimarlarla ustalar gece gündüz çalıştıkları rivayet olunur. Bu arada üç gün zarfında bir de tahtadan minare yapılmıştır. Yapılan minber ve mihrap zamanımıza ulaşmamıştır. (Şimdiki mihrap ve minber daha sonra yapılmış olup Fatih’in yaptırdığı değildir. 16. yüzyılın izlerini taşır. II. Bayezid devrinde mihrab, III. Murad devrinde minber ilave edildiği bilinmektedir. Tahta minare ise II. Selim zamanında yapılan tamir sırasında kaldırılmıştır). Solakzâde tarihinde Cuma namazından önce mihrab, minber ve mahfil hazırlandığı, duvarlarda bulunan tasvirlerin kaldırıldığı, Cuma hutbesini Akşemseddin’in irad ettiği, imameti de yine bu zatın yaptığı belirtilir. Okunan bu hutbe Osmanlılar içinde okunan hutbelerin belki de en mukaddesi, en sevinçlisi, en büyük şan ve şerefe sahip olanı idi. Çünkü o güne kadar sekiz buçuk asırdan beri bütün müslümanların ulaşmayı şiddetle arzu ettikleri bir fethi Cenab-ı Hak tarafından Osmanlı padişahlarına ve onun tebasına verildiğini ilan etmekte idi. Fethin komutanı ve gazileri, sahabe-i kiramın bile şiddetle arzu ettikleri büyük bir saadete ve Hz. Peygamberin “ne güzel komutan ve ne güzel asker” övgüsüne mazhar olmuşlardı. İstanbul’un fethini müteakip şehirde bulunan yüzden fazla kilise ve manastır cami ve ibadethane haline getirilmiş, bir çoğu da medrese ve hangah yapılarak ehli tarikata barınak olmuştur.


Doç. Dr. Said Öztürk
Read more

Antik Dönemden Yaşanyan Önemli İnsanlar Kimlerdir ? Antik Dönemin Efsaneleri

nsanlık tarihinin en önemli evrelerinden biri olan Antik Çağ, geleceğimizi şekillendirmede katkısı olan pek çok insanın yetişmesine de zemin hazırlamıştır. Peki biz bu isimleri ne kadar tanıyoruz? Gelin beraberce geçmişe gidelim ve bu dönemde yetişmiş önemli insanların hayatlarına kısa bir bakış atalım.



AlexanderGreat1. Büyük İskender: M.Ö. 336 – 323 arasında Makedonya kralı olan Büyük İskender, dünyanın tanıdığı en iyi ordu liderlerinden biri olarak tanımlanabilir. İmparatorluğu Cebelitarık’tan Pencap’a kadar uzanıyordu ve Yunanca’nın kendi dünyasında lingua franca (ortak dil) olmasını sağladı. İskender’in ölümüyle yeni bir Yunan çağı başladı. Bu çağ, Yunan (ya da Makedon) liderlerin Yunan kültürünü İskender’in fethettiği bölgelere yaydığı Hellenistik dönemdir. İskender’in yardımcısı ve akrabası Ptolemaios, İskender’in bıraktığı Mısır fethini üstlendi ve dönemin önde gelen bilim adamlarıyla filozoflarını çeken kütüphanesiyle meşhur olan İskenderiye kentini yarattı.

Julius Caesar (13 Temmuz, M.Ö. 100 – 15 Mart M.S. 44): Julius Caesar tüm zamanların en önemli isimlerinden biri olarak sayılabilir. 39 yaşına gelene kadar Caesar (Sezar), dul kalmış, boşanmış, İspanya valisi (propraetor) olmuş, korsanlar tarafından kaçırılmış, orduları tarafından imparator ilan edilmiş, questor (devlet gelirlerini toplayan yüksek memur), aedile (bayındırlık memuru), konsül olmuş ve Pontifex Maximus (dini Pontifler Kurulu’nun en büyük rahibi) seçilmiştir. Üçler Erkini (Triumvirate) oluşturmuş, pek çok galibiyet yaşamış, yaşam boyu diktatör olmuş ve iç savaş başlatmıştır. Julius Caesar suikaste uğradığında ölümü tüm Roma’yı bir karmaşaya sürükledi. Yeni bir dönem başlatan İskender gibi, Roma Cumhuriyeti’nin son büyük lideri Julius Caesar da Roma İmparatorluğu’nun yaratılışını harekete geçirmiştir.

Kartacalı Hannibal (c. 247 – 183): Kartacalı Hannibal, antik dönemin en önemli askeri liderlerinden biridir. İspanya kabilelerini kontrolü altına aldı ve İkinci Pön Savaşları’nda Roma’ya saldırmaya hazırlandı. Mahareti ve cesaretiyle, insan gücü, nehirler ve savaş filleriyle beraber kış zamanı geçtiği Alpler de dâhil olmak üzere muazzam engellerle karşılaştı. Romalılar ondan son derece korkuyordu ve düşmanını dikkatlice inceleyen, etkin de bir casus sistemi oluşturan Hannibal’in becerileri yüzünden pek çok savaş kaybetti. Sonunda Hannibal kaybetti. Hem Kartacalı insanlar yüzünden hem de Romalılar’ın Hannibal’in taktiklerini onun üzerine çevirmeyi öğrenmesi yüzünden. Hannibal kendi hayatına son verebilmek için zehir yuttu.

Perikles (c. 495 – 429 M.Ö.): Perikles, Delian League’i Atina imparatorluğuna çevirerek Atina’yı zirveye çıkarmıştır ve bu yüzden de yaşadığı döneme Perikles Çağı denilmiştir. Fakirlere yardım etmiş, koloniler kurmuş, Atina’dan Pire’ye (Piraeus) kadar uzanan uzun duvarları dikmiş, Atina donanmasını geliştirmiş, Parthenon, Odeon, Propylaea ve Eleusis’deki tapınağı kurmuştur. Perikles ismi ayrıca Peloponez savaşı’yla da birlikte anılır. Savaş sırasında Attika insanlarına alandan ayrılmalarını ve duvarlarla korunmak için şehre gelmelerini söylemiştir. Ne yazık ki Perikles kalabalık bir yerde hastalıkların oluşturabileceği etkiyi öngörememiştir ve bu yüzden pek çok kişiyle beraber Perikles de savaşın başında salgın yüzünden ölmüştür.

Büyük Konstantin (c. 272 – 22 Mayıs 337): Büyük Konstantin, Milvia Köprüsü’ndeki savaşı kazanmasıyla ünlüdür. Böylece Roma İmparatorluğu’nu tek bir imparator altında toplamış (Konstantin olarak), Avrupa’da büyük savaşlar kazanmış, Hristiyanlık’ı yasal hâle getirmiş ve önceden Bizans olan Nova Roma kentinde yeni bir Roma başkenti yaratmış ve buraya daha sonra Konstantinopolis ismi verilmiştir. Bugünün İstanbul’u, 1453 sensinde Osmanlı Devleti’yle karşılaşana kadar hükmünü sürdüren Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olmuştur.

Ramses (1304 – 1237): Mısır 19. Hanedanlığı Yeni Krallık firavunu Ramses II (Usermaatre Setepenre) Büyük Ramses ve Yunanca’da da Ozaymandias olarak bilinir. Manetho’ya göre yaklaşık 66 sene boyunca hüküm sürmüştür. Bilinen ilk barış anlaşmasını Hititler’le imzaladığı sanılır ancak aynı zamanda büyük bir savaşçıdır da. Özellikle de Kadeş Savaşı’ndaki başarılarıyla. Nefertari de dâhil olmak üzere pek çok eşinden toplamda 100 kadar çocuğu olduğu söylenir. Ramses Mısır dinini, Akhenaten ve Amarna döneminden önceki hâline getirmiştir. Ramses onun onuruna pek çok anıt dikmiştir ve buna Abu Simbel’deki kompleksle cenaze evi tapınağı olan Ramesseum da dâhildir. Ramses, KV47 mezarında Krallar Vadisi’ne gömülmüştür. Vücudu şu an Kahire’dedir.

Hatşepsut: Hatşepsut, Yeni Krallık’ın 18.hanedanlığından uzun süre hüküm sürmüş bir naip ve Mısır’ın kadın firavunudur (r. 1479 -1458 M.Ö.). Hatşepsut, başarılı Mısır ordu ve eğitim girişimlerinin arkasındaki isimdir. Ticaretten gelen artı kazanç, yüksek kalibre mimarinin gelişmesini sağladı. Deir el-Bahri’de, Krallar Vadisi’nin girişine yakın bir yere bir ölüm kompleksi yaptırdı. Resmi portresinde Hatşepsut, takma sakal gibi krallık nişanını takmaktadır. Ölümünden sonra anıtlardaki resmini silmek için kasıtlı girişimlerde bulunulmuştur.

Justinian I(482/483 – 565): Roma imparatoru Justinian I, Roma İmparatorluğu’nu yeniden organize etmesi ve 534’te yasaları kodekslemesiyle (Kodeks Justinianus) bilinir. Kimileri Justinian’a ‘son Romalı’ der, bu yüzden de bu Bizans imparatoru, antik dönem için çok önemli bir isimdir. Justinian döneminde Aya Sofya (kilise olarak) yapılmıştır ve Bizans İmparatorluğu bir salgın sorunu yaşamaya başlamıştır.

Hammurabi (r. 1792-1750): Hammurabi, Hammurabi Kanunları’yla tanınan önemli bir Babil kralıydı. Kanunları genelde genç yasa kodları olarak tanımlanır ancak asıl fonksiyonu üzerine tartışmalar vardır. Hammurabi aynı zamanda kanallar ve kaleler yaptırarak devleti geliştirmiştir. Mezopotamya’yı birleştirmiş, Elam, Larsa, Eshnunna ve Mari’yi yenmiş, Babil’i önemli bir güç hâline getirmiştir. Hammurabi, yaklaşık 1500 sene süren Eski Babil Dönemi’ni başlatmıştır.

10. Musa: Musa İbraniler’in ilk liderlerindendir ve Yahudilik’teki büyük olasılıkla en önemli insandır. Mısır’da firavunun sarayında yetiştirilmiştir ancak daha sonra İbraniler’i Mısır’dan çıkarmıştır. Musa’nın, Allah’la konuştuğuna ve 10 Emir olarak bilinen, üzerinde yasalar yazılı olan tabletleri ondan aldığına inanılır. Musa’nın öyküsü Exodus (Hicret) kitabında anlatılır ancak arkeolojik olarak pek bir desteği bulunamamıştır.

11. İsa: İsa, Hristiyanlık dininin merkez ismidir. İnananlar için o mesih, tanrının ve Galileli bir Yahudi olarak yaşayan Bakire Meryem’in oğludur. Pontius Pilate hümkü altında çarmıha gerilmiş ve yeniden dirilmiştir. İnanmayanlar içinse İsa bir bilgelik kaynağıdır. Hristiyan olmayan bazı kimseler onun iyileştirme ve diğer mucizelere de imza attığına inanır. İlk başlarında yeni mesih dini gizem tarikatlarından biri olarak görülmüştür. Kimileriyse İsa’nın varlığından şüphe eder.

Buddha12. Siddhartha Gautama: Kendisi Hindistan’da yüzlerce takipçisi olmuş, ruhani aydınlanma öğretmenidir ve Budizm’i kurmuştur. Öğretileri sözlü olarak yüzyıllarca korunmuştur, daha sonra da palmiye yaprağından tomarlara geçirilmiştir. Siddhartha M.Ö. 538’de, Antik Nepal’deki Shakya’dan Kraliçe Maya ve Kral Suddhodana’ya doğmuş olabilir. M.Ö. üçüncü yüzyılda Budizm Çin’e yayılır.

Zerdüşt: Buddha gibi Zerdüşt’ün geleneksel tarihi de M.Ö. 6. yüzyıldır ancak İranlılar onun 10. ya da 11. yüzyılda yaşadığını düşünürler. Zerdüşt’ün hayatıyla ilgili bilgiler, Zerdüşt’ün kendi katkıları olan Gathas’ın da olduğu Avesta’dan gelir. Zerdüşt dünyayı doğru ve yalan arasında bir mücadele olarak görmüştür ve böylece kurduğu din olan Zerdüştüğü ikici bir din yapmıştır. Yaratılmamış yaratıcı tanrı Ahura Mazda ‘doğru’dur. Zerdüşt aynı zamanda özgür iradenin olduğunu öğretmiştir. Yunanlar onun bir büyücü ve astrolog olduğuna inanmışlardır.

Aziz Augustine (13 Kasım 354 – 28 Ağustos 430): Hristiyanlık tarihi için önemli bir isimdir. Alın yazısı ve ilk günah (Adem ve Havva’nın günahı) gibi konular hakında yazmıştır. Doktrinlerinden bazıları, Batı ve Doğu Hristiyanlığını ayırır. Augustine, Vandallar saldırısı sırasında Afrika’da yaşamıştır.

15. Sokrates: Perikles’in çağdaşı Atinalı Sokrates (c. 470 – 399 M.Ö.), Yunan felsefesinde önemli bir isimdir. Kendine ait Sokrates methodu (bilgicilik), Sokrates ironisi ve bilginin peşinde olmasıyla tanınır. En bilinen sözü “Bir şey biliyorsam o da hiçbir şey bilmediğimdir,” dir ve üzerine düşünülmemiş bir hayatın yaşamaya değmeyeceğini ifade eder. Ortaya çıkardığı düşünsel karmaşa yüzünden idama mahkum edilir ve bir bardak zehir içerek kendini öldürmesi istenir. En önemli öğrencilerinden biri Platon’dur.

16. Platon (428/7 – 347 M.Ö.): Tüm zamanların en önemli filozoflarından biridir. Bir aşk biçimi (Platonik) onun adını almıştır (kesinlikle sebeplidir ve uzun bir açıklaması vardır- belki bir başka haberde buna değinmeliyiz). Ünlü filozof sokrates’i, onun diyalogları sayesinde tanıyabiliriz. Felsefede idealizmin babası olarak bilinir. Düşünceleri elitisttir ve ideal yöneticiyi filozof kral olarak gösterir. Öğrenciler onu en çok Devlet kitabında geçen mağara öğretisiyle tanır.

17. Aristoteles (384 – 322 M.Ö.): En önemli Batı filozoflarından biridir ve Plato’nun öğrencisi, Büyük İskender’in öğretmenidir. Aristoteles’in felsefesi, mantık, bilim, metafizik, etik, politika ve dedüktif mantık sistemi, o günden beri beklenmedik bir önem kazanmıştır. Orta Çağ’da Kilise doktrinlerini açıklayabilmek için Aristoteles’i kullanmıştır.

İskenderiyeli Öklid (fl. 300 M.Ö.): Geometrinin (yani Öklid geometrisinin) babasıdır ve ‘Elementler’i hâlâ kullanılmaktadır.

19. Sicilyalı Arşimed (c.287 – c.212 M.Ö.): Yunanlı matematikçi, fizikçi, mühendis, kâşif ve astronomdur. Pi’nin tam değerini hesaplamıştır ve eski savaşlarla askeri tekniklerin gelişimindeki stratejik göreviyle tanınır. Arşimed, vatanını neredeyse tek başına korumuştur. İlk olarak düşmana taş fırlatan bir motor keşfetmiş, sonra da Roma gemilerini yakmak için cam kullanmıştır. Ölümünden sonra Romalılar onu onurla gömmüşlerdir.

20. Thales (c. 620 – c. 546 M.Ö.): İyonya kenti Milet’ten çıkma, Sokrates öncesi dönemden Yunanlı bir filozoftur. Bir güneş tutulmasını tahmin etmiştir ve yedi antik hakimden biri olarak görülür. Aristoteles Thales’i doğa felsefesinin kurucusu olarak görür. Bilimsel metodu, şeylerin neden değiştiğini açıklayacak teorileri geliştirmiş ve dünyanın altındaki temel maddenin ne olduğunu öne sürmüştür. Yunan astronomisi alanını başlatmıştır ve geometriyi Mısır’dan Yunanistan’a tanıtmıştır.

21. Heraklitos (fl. 69th Olympiad, 504-501 M.Ö.): Dünya düzeni için kozmos kelimesini kullanan ilk filozof olarak bilinir. Kozmosun tanrı ya da insan tarafından yaratılmadığını ve yaratılamayacağını söyler. Heraklitos’un Efes tahtından kardeşi için vazgeçtiği düşünülür. Ağlayan Filozof ve Müphem Heraklitos olarak bilinir. En meşhur önermesi de şudur: “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz.” İnsan doğasını da felsefenin bir uğraşı hâline getirmiştir.

22. Parmenides (510 M.Ö.): İtalya’daki Elealı bir Yunan filozofudur. Boşluğun varlığı aksive savlar sunmuştur ve bu teorisi daha sonraki filozoflar tarafından kullanılmıştır. Değişim ve hareketin yalnızca aldatma olduğunu savunmuştur.

23. Empedokles (c. 495-435 M.Ö.): Empedokles filozof olduğu kadar şair, devlet adamı ve fizikçi olarak da bilinir. Empedokles insanların onu bir mucize insanı olarak görmelerini sağlamaya çalıştı. Felsefe anlamında diğer her şeyin kurucusu olan elementler olduğuna inanırdı ve bunlar hava, su, ateş, topraktır. Bunlar Hipokrat tıbbındaki dört salgıyla denk tutulan elementlerdir. Ruhun göçüne inanırdı ve tanrı olarak geri döneceğini düşünürdü. Bu yüzden Etna Dağı volkanına atlayarak öldü.

24. Hipokrat: M.Ö. 460 ile 377 arasında yaşamış tıp alanının babasıdır. Hipokrat daha önce ticaret eğitimi görmüş olabilir. Ondan önce sağlıkla ilgili olaylar ilahi müdahale olarak görülürdü. Hipokrat’sa diyet, temizlik ve uyku gibi basit tedaviler uyguladı. Doktorların ettiği Hipokrat yemininde adı geçen Hipokrat, bu Hipokrat’tır.

25. Herodot (484-425 M.Ö.): Bilinen ilk düzenli tarihçidir ve bu yüzden de tarihin babası adıyla anılır. Bilinen dünyanın hemen her yerine gitmiştir. Diğer ülkeler hakkında bir şeyler öğrenebilmek için yolculuğa çıkardı. Tarih kitapları seyahatname şeklinde okunur ve en eski olayların kaynaklarından yapıtlarında bahseder.

26. Cicero (3 Ocak, 106 – 7 Aralık 43 M.Ö.): Daha çok Romalı bir hatip olarak bilinir. Roma politik hiyerarşisinin en tepesine yükselmiş ve ‘ülkesinin babası’ ünvanını almıştır. Ancak ani bir düşüş yaşar ve Clodius Pulcher’la olan düşmanca ilişkileri yüzünden sürgüne gönderilir. Latin edebiyatında önemli bir isimdir ve Caesar, Pompey, Mark Anthony, Octavian gibi büyük isimlerle ilişki içinde olmuştur.

476px-Homer_British_Museum27. Homeros: Greko-Roman geleneğinde şairlerin babasıdır. Homeros’un ne zaman yaşadığı ya da gerçekten yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor ancak Truva Savaşı hakkında İlyada ve Odise’yi biri yazmıştır ve bu kişiye insanlar Homeros der. Gerçek adı ne olursa olsun gerçekten de muhteşem bir epik şairdir. Homeros’un kör bir şair olduğu söylenir. Döneminden beri şiirleri pek çok amaçla okunur ve kullanılır. Tanrıları tanıtmak için dahi Homeros eserleri kullanılmıştır.

28. Ovid (M.Ö. 43 – M.S. 17): Yazıları Chaucer’ı, Shakespeare’i, Dante’yi ve Milton’ı etkileyen Romalı şair. Greko-Romen mitolojiyi algılayabilmek için Ovid’in Metamorfoz’unun okunması gerekir.

29. Eshilos (Aeschylus): İlk büyük trajik şairdir. Diyalog, karakteristik trajik botlar (cothurnus) ve maskeyi insanlara o tanıttı. Vahşi görüntülerin sahne dışında oynanması gibi başka gelenekler de yarattı. Sophocles ve Euripides de onun arkasından gelen iki önemli yazardır.

30. Nero: Nero, Julio-Claudia imparatorlarının (ilk beş imparatoru çıkartan Roma’nın en önemli ailesi) sonuncusudur. Roma yanarken durumu yalnızca izlemekle yetinmesiyle meşhurdur. Yangından sonra mahvolan bölgeyi kendi lüks sarayı için kullanır ve felaketi Hristiyanlar’a yükler.

CleopatraAntonyCoin31. Cleopatra (Ocak 69 – Ağustos 12, 30 M.Ö.): Hellenistik dönemde Mısır’da hüküm süren son firavundur. Ölümünden sonra Mısır’ı Roma kontrol altına alır. Cleopatra daha çok Caesar ve Mark anthony’le olan ilişkisiyle bilinir. Birinden bir, diğerinden üç çocuğu olur. Kocası Anthony intihar edince o da yılan ısırmasıyla intihar eder. Mark Antony ile kazanan Roma’ya karşı yapılan savaş sırasında nişanlanmıştır.

32. Spartakus (c. 109 M.Ö.-71 M.Ö.): Gladyatör okulunda eğitim görmüş ve kötü sonuçlanan bir köle isyanını yönetmiştir. Spartakus’un askeri dehası sayesinde adamları Clodius, sonrasında da Mummius tarafından yönetilen Roma güçlerini yendi ancak Crassus ve Pompey’e karşı duramadı. Spartakus’un hoşnutsuz gladyatörlerden oluşan ordusu ve köleleri yenildi. Cesetleri Appian Yolu boyunca çarmıhlar üzerine asıldı.

33. Hun İmparatoru Attila: M.S. 406’da doğmuş, 453’te ölmüştür. Romalılar tarafından tanrının cezası olarak adlandırılan Attila, Hunlar olarak bilinen grubun kralı ve generaliydi. Hunlar Romalılar’ın kalplerine korku salmıştı çünkü yollarına çıkan her şeyi yerle bir ediyorlardı, Doğu İmparatorluğu’nu istila etmiş, sonra da Ren Nehri’nden geçmiştir. Attila, Doğu Roma İmparatorluğu’nu 441’de başarılı bir biçimde istila etti. 451’de Romalılar ve Vizigotlar’a karşı bir yenilgi yaşadı fakat yeniden ilerlemeye başladı. Sonunda 452’de Roma’yı alacakken Papa onu caydırdı.
Read more

Leonardo Da Vinci Kimdir? Leonardo Da Vinci Hakkında Bilinmeyenler? Leonardo Da Vinci Sırrı

1. Leonardo, bir köylü olan Caterina ve avukat olan Ser Piero’nun aşk evliliğinden doğma çocuğuydu. Evde eğitim gördü ve Yunanca, Latince temel eğitimini almadı.

2. Lir çalgısını başarıyla çalabiliyordu. Milan sarayına ilk tanıtıldığında bir ressam ya da mucit değil, müzisyendi.

3. Leonardo, Floransa memurları tarafından kışkırtılan oğlancıları güçlükle dövmüştür.

4. 1 numaralı Mona Lisa teorisine göre modelin tebessümü gizlice hamile kaldığını ifade ediyor.

5. 2 numaralı Mona Lisa teorisine göre Leonardo resmini çizerken onu eğlendiren müzisyen ve hokkabazlar sahiden de çok başarılıydı. (Bir başka teoriye göre de Mona Lisa tablosu aslında Leonardo’nun kendini çizdiği bir tablo.)

6. Columbia Üniversitesi sanat tarihçisi James Beck, ‘Ay’ın yeşil peynirden yapılmadığından ne kadar eminsem, bu tablonun da gizli bir Leonardo olmadığından o kadar eminim,’ diyerek bu iddialara karşı çıkıyor.

7. Ancak tuhaf bir biçimde Leonardo geride kendine ait hiç resim bırakmamış.

8. Amsterdam Üniversitesi ve Illinois Üniversitesi araştırmacıları, Mona Lisa’nın mutluluk oranını hesaplamak için yüz tanımlama software’i kullandı. Buna göre Mona Lisa yüzde 83 mutlu, yüzde 9 nefret dolu, yüzde 6 korkulu ve yüzde 2 kızgın.

mona lisa

9. Bill Gates Codex Leicester’ı 1995 senesinde 30 milyon dolara satın aldı. Avrupa’da yer almayan bu tek el yazmasında da Vinci’nin hidrolik ve suyun hareketleri üzerine yaptığı çalışmalar yer alıyor.

10. Leonardo suda yüzen kar ayakkabıları, sualtı keşifleri için nefes alma aygıtı, can yeleği ve dalgıç çanı planları yapmıştır. Suyu sevdiği oldukça belli, değil mi?

11. Gökyüzünün neden mavi olduğunu açıklayan ilk kişi Leonardo’dur. (Sebep havanın ışığı dağıtma biçimi).

12. Yeni ay hâlindeki ayın neden güçlükle görülebilir olduğunu da o keşfetmiştir. Gece görülen kısmı yeryüzünden yansıyan ışıkla aydınlanmaktadır ve bu da burada dolunayın görünmesinden 50 kat daha parlaktır.

13. İki elini de kullanabilen ve paranoid disleksi olan Leonardobir eliyle geriye doğru yazarken diğer eliyle ileri doğru yazabiliyordu. Bu da başkalarının okumakta güçlük çektiği aynamsı bir görüntü yaratıyordu. Leonardo’nun amacı da bunların anlaşılamamasıydı.

14. Louvre Müzesi, Mona Lisa’nın yeni bir sergi kutusuna alınabilmesi için tam 5.5 milyon dolar ödedi. Sergi camekanı bir duvarın içinde yer alıyor.

15. Ağustos 2003’te da Vinci’nin Madonna of the Yarnwinder (İplik Eğiren Meryem) isimli 65 milyon dolarlık tablosu, İskoçya’daki Drumlanrig Kalesi’nden çalındı. Turist gibi rol yapan iki adam, daha sonra bir Volkswagen Golf’e binip kaçtı.

16. Leonardo zırhlı bir araba, tırpanlı bir savaş arabası, kazık aracı, dönen vinç, bir çıkrık, lagün tarağı ve bir de uçan gemi tasarlamıştır.

17. Aralık 2000’de gökyüzü dalgıcı Adrian Nicholas, Leonardo’nun tasarımlarından birinden yapılmış paraşütünü kullanarak Güney Afrika’ya indi.

18. Kadavraları parçaladıktan sonra Leonardo kasların yerine ipleri koyarak nasıl çalıştıklarını anlamaya çalışıyordu.

19. Kelime oyunlarını çok sevdiğinden Folio 44’te ve Codeks Arundel’de erkek üreme organına tekabül eden pek çok kelime bulunmaktadır.

20. Nehir erozyonu araştırmaları, yeryüzünün İncil’de ima edilenden daha yaşlı olduğuna ikna etti. Düşen deniz seviyesinin (yani Nuh tufanının değil) deniz fosillerini dağlarda bıraktığını öne sürdü.
Read more

Yürüyerek Zayıflanır Mı ?

Sağlığınız için günde 10000 adım atmak veya her gün 30 dakika egzersiz yapmak gerektiği artık en çok bilinen sağlık önerisidir. Sağlık söz konusu olduğunda günlük adım sayısını tamamlamak için en kolay yol yürüyüştür. Ancak günlük adım sayısını yakalamak çokta kolay bir iş değildir.Bunun için aşağıda bulunan önerileri izleyin.

Nelere ihtiyaç var?
Pedometre
Rahat ayakkabılar
- Gün boyunca adımlarınızı sizin yerinize sayması için bir pedometre takın.
- Evde, daha fazla kalori yakmak ve oturmaktan kurtulmak için çaba gösterin.
- Araba kullanıyorsanız gideceğiniz yerden daha uzağa park edin, toplu taşıma araçlarını kullanıyorsanız bir önceki durakta inmeyi deyebilirsiniz.
- Mağazalarda daha fazla yürüyerek vakit harcayın.
- Caddeleri boydan boya gezin
- Asansör yerine merdivenleri kullanın.
- İş yerindeyseniz karşı masadaki arkadaşınıza e-posta göndermek yerine masasına kadar gidip konuşmayı deneyin.
- Tabiî ki düzenli beslenmeyi ve günlük egzersizleriniz yapmayı unutmayın.
Read more

Yemek Yeme İsteğinden Kurtulma Yolları Nelerdir?

Şeker ve birçok işlenmiş gıdada bulunan yüksek mısır şurubu içeren maddeler obezite ve şeker hastalığı gibi önemli rahatsızlıklara neden olur. Bağışıklık sisteminiz bozulur ve tokluk hissinizde azalmalar hissedersiniz. Şeker çoğu zaman gereksiz kalori alımına neden olur. Ancak kan şekerindeki dengesizlikler nedeniyle tatlılardan vazgeçmek baya zordur. Çoğu insan ara sıra tatlı krizlerine girebilir. Ancak bu isteği azaltmanın yolları da vardır.

Yapay tatlandırıcı kullanmaktan kaçının. Tatlandırıcıları kullanmak gerçek şeker isteğini daha da arttırabilir. Diyet yapan insanlar şekeri hayatlarından tamamen çıkarmakta güçlük çekebilirler. Ancak düşük şeker oranı ihtiva eden besinleri kullanarak bu sorunu çözebilirsiniz. Tatlandırıcı olarak bal veya kahverengi şeker de kullanabilirsiniz.

Paketlenmiş ve işlenmiş gıdalardan tamamen uzak durun. Katlı maddesi içeren gıdalar yerine sizi gerçekten doyuracak olan katkısız gıdaları tercih edin. Örneğin yağlı hamburgerler yerine taze fasulye gibi sağlıklı ev yemeklerini tercih edebilirsiniz.

Bol bol meyve yiyin. Ne kadar doğal beslenirseniz vücudunuz o kadar daha sağlıklı olacaktır. Portakal, taze portakal suyu, elma bugünlerde çok iyi seçeneklerdir.

Egzersiz yapmak endorfin hormonunun salgılanmasını sağlayarak beyninizdeki şeker alma dürtüsünü kontrol etmenizi sağlar. Günde en az 30 dakika egzersiz yapmak sizi yeme krizlerinden uzaklaştırarak kilo vermenize katkı sağlayacaktır.

Öğün atlamayın. Düzenli yemek hormonlarınızı dengeler, sizi gereksiz yemek yemekten uzaklaştırır. Sebzeleri arttırın, yağ oranını azaltın. Baklagilleri tüketerek lif alırsanız tokluk hissini daha kuvvetli hissedersiniz.
Read more

Kalorisi az olan yiyecekler nelerdir ? Kalori yakan yiyecekler nelerdir?

Doğru besinleri seçtiğiniz takdirde zayıflama süreci oldukça tatmin edici sonuçlar vermekte. Size tatsız tuzsuz gelen diyet menünüzü şenlendirecek bu yiyeceklerin verdiği enerji ve vitaminlerden mutlaka faydalanmalısınız.

İstediğiniz forma kavuşup zayıflamak için sadece egzersiz planın işe yaramayacağını duymak sanırım içinizi rahatlatacaktır. Egzersiz tek başına yeterli değildir. Zayıflamak ve verdiğiniz kiloları tekrara almamak için düzgün bir yeme planı oluşturmanız gerekmekte. Vücudun ihtiyaç duyduğu antioksidanları ve metabolizmanızı hızlandırıp güçlendiren vitaminleri barındıran yiyeceklerden yemelisiniz.

Aşağıdaki yiyecekler, kalori yakmanıza yardım edip vücudunuzun ihtiyacı olan gerekli vitaminleri barındırmakta.
Tavuk (Göğüs eti)

Kırmızı ete tercih etmelisiniz. Mutlaka derisiz yemeniz gereken tavuk göğsü, vücudunuzun ihtiyacı olan proteini karşılamakta. Baharatlarla ve düşük kalorili diğer yiyeceklerle servis edin.
Balkabağı

Balkabakları B,C ve E vitaminleri açısından oldukça zengindirler. Doğal diüretik olan bu yiyeceği diyet planınıza koymanız, zayıflama sürecinize kesinlikle yardımcı olacaktır. Düşük kalorili bir yiyecek olan balkabağı, sağlıklı kilo vermek için birebir.
Ton Balığı

İçindeki omega 3 sayesinde mükemmel bir yağ yakıcı olan ton balığı, ayrıca içerdiği protein sayesinde hem günlük protein ihtiyacınızı karşılar hem de kas oluşumuna yardımcı olur. Ayrıca daha parlak ve güzel bir cilt için de gerekli. Günlük kalori miktarınızı hesaplayıp yemenizde fayda var. Light versiyonunu tercih etmeyi de sakın unutmayın.
Barbunya Fasulye

Salatanıza az bir miktar kattığınız barbunya fasulye, mükemmel bir anti oksidan görevi görecektir. Lif açısından da zengin olan bu yiyecekler sizi uzun süre tok tutacak ve atıştırma isteğinizi bastıracaktır.
Deniz Ürünleri

Doğal anti oksidan olmasının yanı sıra sihirli bir şekilde “Leptin” hormonunun salgılanmasını arttırır. (Leptin hormonu iştahı kapatan, yağları yakan hormondur.) Sadece balık değil, tüm deniz ürünleri için geçerlidir. Mümkün olduğunca öğünlerinize dahil etmeye gayret gösterin.
Read more

Ankara Neden Başkent Oldu ? Sebebi

Lozan Barış Antlaşması`nın TBMM tarafından onaylanmasından sonra, İstanbul 23 Eylül 1923`ten itibaren tahliye edilmeye başlandı. 6 Ekim 1923`de İstanbul`un yabancı işgal kuvvetleri tarafından boşaltılması tamamlandı. Yabancı işgal kuvvetlerinin İstanbul`dan ayrılması, gündeme hükümet merkezi sorununu getirdi. İsmet Paşa (İnönü) hükümet üyesi olmakla beraber, Ankara`nın başkent oluşunu öngören önergeyi 9 Ekim 1923`te on dört arkadaşı ile birlikte, Malatya Milletvekili olarak TBMM`ne verdi. İsmet Paşa, Ankara`nın hükümet merkezi olması konusunu acil bir sorun olarak görmekte ve Lozan`dan itibaren zihnine yerleşmiş bulunduğunu ifade etmektedir. İsmet Paşa`ya göre, Ankara`nın başkent olması iç ve dış çeşitli sebeplere dayanmaktadır: "Lozan`da Batı dünyasının murahhasları, mütehassısları, diplomatları ile görüşüyorum. Bunlar İstanbul Hükümeti`ni İstanbul muhitini tanıyan insanlar ve yeni devletin o muhitin insanlarına göre kurulmasını arzu ediyorlar. Bunu her hallerinden anlıyorum. Bizim bakımımızdan meselenin daha ehemmiyetli ve değişik cepheleri var. Bir defa Boğazlar askeri bakımdan tamamıyla açık, tamamıyla emniyetsiz. Bu vaziyetteyiz. Lozan Antlaşması`yla elde edebildiğimiz neticeler ve tarihi şartlar bizi endişeye sevk ediyor. Ayrıca Anadolu`nun ortasında bulunarak ve bir Anadolu hükümeti olarak yeni devleti çalıştırmak istiyoruz".
İsmet Paşa`ya göre; Ankara`nın hükümet merkezi olması meselesinin, hilafetle bir ilgisi yoktur. Fakat, Ankara hükümet merkezi olunca, hilafet bir bakıma devletimizin dışına atılmış oluyor: "Gerçi biz hilafeti devamlı bir müessese olarak düşünmüyoruz, Fakat Ankara`nın hükümet merkezi olması ve hilafet merkezinin İstanbul`da bulunması, ondan kurtulmak için ayrıca bir temel vasıta olacaktır."


Teklif edilen Anayasa maddesi gayet kısadır: Türkiye Devletinin makarrı idaresi Ankara şehridir." Ancak teklif edilen kanun maddesinin gerekçesi, Ankara`nın yeni Türkiye`nin merkezi olması gereğini açıklamaktadır. Gerekçe özetle, yeni Türkiye`nin varlığının, ülkenin kuvvet kaynaklarının gelişmesinin sağlanması, Anadolu`nun merkezinde başkent tesis etmek lüzumunu açıklıyor ve coğrafi ve stratejik durum, iç ve dış güvenlik de bunu gerekli görüyordu.


13 Ekim 1923`te TBMM`de kabul edilen tek maddelik bir yasa ile Ankara, yeni devletin başkenti olmuş ve böylece devlet merkezinin İstanbul olacağı yolundaki çekişmelere son verildiği gibi, Cumhuriyetin ilanı için de bir adım atılmıştır. Bu, aynı zamanda Milli Mücadele`nin başından beri uygulanan Ankara`nın İstanbul`a hakim olacağı esasının bir sonucu idi.


Konuyla ilgili NUTUK dan bir parça metin:
Efendiler, Lozan Antlaşması`nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolu uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye`nin toprak bütünlüğü fiilî olarak sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti`nin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye`nin başkenti Anadolu`da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu. Bu seçimde, coğrafî durum ve askerî strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek, içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı. Gerçekten de, bilindiği üzere, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı konusunda öteden beri içeride ve dışarıda kararsızlıklar görülüyor, basında demeçlere ve tartışmalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul`un yeni milletvekillerinden bazıları, R e f e t P a ş a başta olmak üzere, İstanbul`un hükûmet merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı. Ankara`nın gerek iklim, gerek ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tessisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar; İstanbul`un "payitaht" olması lâzımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı. Bu ifadeye dikkat edilirse, bizim "başkent" deyimiyle kastettiğimiz anlam ile, bu ifadelerdeki "payitaht"deyimini kullananların görüşleri arasında bir fark bulmamak mümkün değildir. Bundan dolayı, bu konuda zaten kesinleşmiş bulunan kararımızı resmen ve kanunî yoldan ilân ettirerek,"payitaht" sözünün de yeni Türkiye Devleti`nde kullanılmasına gerek kalmadığını göstermek lâzım, geldi. Dışişleri bakanı İ s m e t P a ş a,9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis`e teklif etti. Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi,13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul edilen kanun maddesi şudur : "Türkiye Devleti`nin başkenti Ankara şehridir."

Başkent, Mustafa Kemal Atatürk tarafından İstanbul'dan Ankara'ya taşınmıştır. Sebebi ise İstanbul'un etrafının denizlerle çevrili olması ve sınıra fazla yakın olmasıdır. Ankara bu bakımlardan coğrafi olarak korunaklı ve ülkenin merkezine oldukça yakın bir yerdedir. O zamanlar küçük bir kasaba olduğundan dolayı, çağdaş mimari örneklerinin yapılabileceği bir yer olabilmesi de başkent olmasının bir diğer sebebidir.
Türkiye, çöken Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıntıları üzerinde, 1923 yılının 29 Ekim'inde kurulmuş bir cumhuriyettir. Cumhuriyet'in kurucuları, bu tarihe gelinceye kadar, dört yıl süre ile hem Osmanlı İmparatorluğu'nu işgal etmiş ülkelerle, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun köhnemiş yönetimi ile savaşmak zorunda kalmışlardı. İşte bu savaş Ankara'dan yönetildi ve Cumhuriyet Ankara'da ilan edildi.


Cumhuriyeti kuracak ve daha sonra Atatürk adını alacak olan Mustafa Kemal, dağılıp dökülen Osmanlı İmparatorluğu'ndan yeni bir devlet yaratmak üzere İstanbul'dan Samsun'a hareket ettiğinde, tarih 15 Mayıs 1919'dur. Tam o gün İzmir işgal edilecektir. Samsun'a vardığında ise tarih 19 Mayıs 1919 olmuştur. Ankara'nın daha doğusunda yer alan Erzurum ve Sivas kentlerinde toplanan kongrelerden sonra Ankara'ya gelen Mustafa Kemal Paşa, mücadelenin nasıl yürütüleceği konusunda tam bir karara varamamıştır. Çünkü bütün koşullar onun aleyhinedir. Ülkenin aklı başında görülen bütün aydınlan mücadele etmeme yanlısıdırlar. Ama Ankara'nın, Seğmen adı verilen yiğitleri vardır. 27 Aralık 1919 günü Ankara'ya gelen Mustafa Kemal Paşa'yı Dikmen sırtlarında Seğmenler karşılarlar. Seğmen alayına ve Ankaralılara Mustafa Kemal Paşa sorar: "Nasılsınız Ankaralılar?"
Yanıt, umulanın, beklenenin çok üstündedir; tüm karşılayıcılar birlikte haykırırlar: "Seni görmeye geldik, yolunda ölmeye geldik."


Mücadelenin kesin kararı orada, o an verilir. Ve Ankara'nın güzel yazgısı başlar. Ankara, Mustafa Kemal'i ve arkadaşlarını sımsıcak bir sevgiyle bağrına basar. Bu sevgi, maddi katkılarla da desteklenir. Kurtuluş Savaşı Ankara'dan yönlendirilir. 23 Nisan 1920'de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi her olayın odak noktası olur. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğindeki bu Meclis, Kurtuluş Savaşı'nı 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla tamamlar.
Bu başarı, esaret altında olan bütün insanlar için bir ümit işareti oluyor. Haberi bir gazetede okuyan Mahatma Gandi, "üzerinde düşünülmesi gerek" diyor ve J.Pandit Nehru'nun anlattığına göre bir ateş yakarak kutlama yapıyorlar. Yıllar sonra bile, farklı ulusların özgürlük savaşçılarının kurşunlanmış vücutlarının göğüslerinden Atatürk'ün resimleri çıkacaktır.
Ama garip bir durum vardır ortada. Türk Dışişleri Bakanlığı Ankara'da, ülkelerin temsilcileri İstanbul'dadır. Yeni devletin tüm etkinlikleri ve uluslararası ilişkileri Ankara'dan yönlendiriliyor. Elçiliklerin İstanbul'da olması hem bir boşluk yaratıyor, hem de yeni devletin kabullenmemesi gibi bir görünüm veriyor. İşte bu nedenlerle Türk Dışişleri Bakanlığı İstanbul'da bir büro açıyor. "Hariciye Vekaleti Dersaadet Murahhaslığı" adındaki bu büro, bakanlıkla yabancı temsilcilikler arasındaki ilişkiyi sağlayacaktır. Zaman, Lozan günleridir. Türk'ün askeri zaferini, siyasal zaferle güçlendirebilmesi için, İsmet Paşa'nın yedi düvelin bu zaferi içine sindiremeyen temsilcileriyle boğuştuğu günler... İşte o günlerde, hemen bütün ülkelerde Türkiye'nin başkentinin neresi olacağının belirsizliğinden doğan bir tedirginlik var. 1923'ün Şubat ayında İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiser'i ilk kez bu sorunu dile getiriyor. Yüksek Komiser, olayların gelişmesinden ve bazı Türk yetkilileriyle yaptığı konuşmalardan edindiği izlenimleri Londra'ya rapor ederken "yeni yöneticilerin İstanbul'u başkent olarak bırakmaya hiç niyetli olmadıklarını ve başkenti Anadolu'ya, büyük olasılıkla da Ankara'ya taşıyacaklarından kaygı duyduğunu" belirtiyor. Komiserin anlattıklarına göre İstanbul Halifeliğin Merkezi olarak korunacaktır.


Bu rapor, bütün öteki ülkelerin tedirginliğini rahatsızlığa dönüştürmekte gecikmiyor. Bu rahatsızlık, kısa sürede "diplomatik bir saldırıyı başlatarak, Ankara'ya karşı ortak bir cephe oluşturma" noktasına ulaşıyor. Bu tepkinin nedeni çok basit: İçlerine sindirememiş olsalar bile, hiç değilse toprakları açısından büyük bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra, daralmış sınırlar içinde kurulan Türk Devleti'yle diplomatik ilişki kurmak kabullenecekleri bir şey değil. Böyle bir ilişkiyi kabullenmek, "bu küçük ve yoksul devleti fazla önemsemek, ona fazla değer vermek" olacaktır.
İngiltere'nin başını çektiği bu diplomatik saldırıya öteki ülkeler de katılmakta gecikmiyor. Ankara'nın başkent yapılmasını engellemek için akla gelen-gelmeyen bütün sorunlar bir tehdit şeklinde ortaya dökülüyor. Konu Lozan Konferansı'nda bile gündeme getiriliyor ve ünlü Lord Curzon, İsmet Paşa'ya, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türk Devleti'ne geçişte çok çeşitli sorunlarla uğraşmak ve bunlara çözüm bulmak zorunluluğu olduğunu anımsatarak, aba altından sopa gösteriyor. İsmet Paşa bu... Kök söktürme çabalarını kendi yöntemleriyle boşa çıkarıyor.


Tarih, 24 Temmuz 1923... Lozan Konferansı Türk Devleti'nin siyasal zaferi olarak sona eriyor. Tarih 6 Ekim 1923... Türk askerleri İstanbul'a giriyor ve İstanbul'un işgali sona eriyor. İşgal kuvvetleri, Dolmabahçe önündeki Türk bayrağını ve Türk askerlerini selamlayarak, çekilip gidiyorlar. Tarih 13 Ekim 1923... Malatya milletvekili İsmet Paşa ve 13 arkadaşının 9 Ekim'de sundukları tek maddelik yasa tasarısı kabul ediliyor: "Türkiye Devleti'nin makam idaresi (başkenti) Ankara şehridir."
Bağımsızlık savaşımının en büyük destekçisi, zafere kanını, canını, terimi, emeğini... sözün özü, tüm varlığını adamış, yoksul ve yoksun bir bozkır kasabası Ankara, Türk Devleti'nin başkentidir artık. Hemen hemen bütün ülkelerin direnişine, engellemesine, çıkardığı güçlüklere, savurduğu tehditlere, dayattığı koşullara karşın... Kimi devletler, başlattıkları elçi atama hazırlıklarını durduruyor; kimi ülkeler eninde sonunda başkentin yeniden İstanbul olacağı beklentisi içinde elçi atama işini savsaklıyor. Kimi ülkeler İstanbul'a bir elçi, Ankara'ya kıdemsiz bir diplomat atama konusunu, kimi ülkeler de başkentin Ankara olmasına karşın, elçisinin İstanbul'da oturacağı konusunu gündeme getiriyor. Fransa ve İtalya, Ankara'da elçilerinin yerleşebilecekleri binalar olmadığını ve önce bunun sağlanması gerektiğini söylüyorlar. İngiltere ise hepsini geride bırakarak" Türkiye'ye bir temsilci atamayacağı" tehdidini savuruyor. Hiçbir şey, Türk Devleti'nin yöneticilerini yollarından döndüremiyor. Yola çıkılmıştır ve yürünecektir. Hem de her şeye karşın.



Türkiye'nin başkenti Ankara'dır. Ve ne kadar direnirlerse dirensinler, bir süre sonra tüm ülkelerin temsilcileri Ankara'ya geleceklerdir. Geliyorlar ve Ankara'nın başkent oluşunu sorun yapmayarak başından beri burada oturanlara katılıyorlar. Bunlar 1921'den, 1923'ten ve 1924'ten beri Ankara'da yaşayan Afganistan, Sovyetler Birliği ve Polonya büyükelçileridir. Bu gelişlere Türk Hükümeti de "elçilik binalarını yapmaları için bedava arsalar vererek" katkıda bulunuyor. Büyükelçiler, hep Yenişehir-Çankaya arasındaki bağları, bahçeleri beğeniyor, istiyor ve alıyorlar. 1925'ten başlayarak 5-6 yıl boyunca bu alan bir "elçilikler şantiyesine" dönüyor.


Ankara'nın başkent olma savaşımı bundan sonra da çeşitli aşamalardan geçerek, Ocak 1930'da Ankara'nın zaferiyle sonuçlanacaktır.
Read more

Osmanlı'da Ünvanlar Nelerdir ? Osmanlı Devletinde Kullanılan Ünvanlar

ADLİ

: "Adil". II. Bayezid, III. Mehmed ve II. Mahmud'a verilmiştir.
AĞA

: "Komutan". Ordudaki kıdemli görevlilere, Yeniçeri ağası ve Kızlar ağası gibi saray korumalarına verilmiştir.
AHRETLİK

: "Manevi evlat". Dürrüşehvar'a verilmiştir.
AK BAŞLI

: "Ak başlıklı". Aktimur'a verilmiştir.
ALP

: "Kahraman asker". Daha çok ilk dönemde kullanılmakla beraber kabilevi yapılanma sona erdiği dönemde de kullanılmaya devam edilmiştir.
AMCAZADE

: Amca çocuğu.
ARSLAN

: "Arslan veya Arslan yürekli".
AVCI

: IV. Mehmed'e verilmiştir. Hayatındaki en önde gelen uğraşısı idi. Edirne civarında kendisini bu iptilaya kaptırmıştı.
BAHİR

: "Denizci"
BAHTİ

: "Talihli". I. Ahmed'e verilmiş ve onun tarafından şiirlerinde maslah olarak kullanılmıştır.
BAŞ

:"Lider", "Başkan". Baş-Çuhadar" veya "Kapıcı-başı" gibi genellikle diğer ünvanlarla beraber kullanılmıştır.
BEDROS

: "Kurnaz". Genel bir Ermeni adıdır ve güya II. Abdülhamid'in yüz hatları itibariyle Ermeniler'e benzediğini ima için ona verilmiştir. Wittlin'in anlattığı bir hikayeye göre, Abdülhamid'in babası I. Abdülmecid değil, Abdülhamid'in annesiyle gizli aşk hayatı yaşamayı başaran bir Ermeni'dir. Abdülhamid'in annesi Trimüjgan'ın muhtemelen Ermeni olması daha kolay anlaşılır bir açıklamadır.
BEY

: "Efendi", "Şehzade". Zamanla bu ünvan değerini kaybetti ve daha ziyade İngilizce'deki esquire gibi nezaket ünvanı haline geldi.
BEYCEĞİZ

: "Küçük Şehzade"
BEYLERBEYİ

: "Bölge Valisi". Büyük eyaletlerin idarecisine verilmiştir.
BEYZADE

: "Şehzade oğlu". Padişahların kızlarının oğullarına verilen ünvandır. İlk dönemlerdeki "Sultanzade" ünvanının yerini almıştır.
BIYIKLI

: "Sakallı"
BOŞNAK

: "Bosnalı"
CEDDÜ'L OSMAN

"Osmanlıların Babası".Süleyman Şah'a verilmiştir.
CEMCA

: "Cemşid gibi güçlü". Sultan için Doğu dillerinde kullanılan bir ünvan.
CİHANDAR

: "Dünyanın Efendisi". III. Selim'e verilmiştir.
CİVAN

: "Genç". 2138/ Mehmed'e verilmiştir.
ÇAKIRCI

: "Şahinci"
ÇAVUŞ

: "Rütbeli Er", "Haberci"
ÇELEBİ

: "Beyefendi". "Kibar Efendi", "Genç Efendi". II. Mehmed dönemine kadar padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca I. Mehmed'e de özellikle verilmiştir.
ÇELEBİ SULTAN

: "Kibar-Şehzade". 1594 yılına kadar sancak valisi olan padişah oğullarına verilmiş olan ünvandır.
ÇUHADAR

: "Kahya".
DAMAD-I ŞEHRİYARI

: "Padişah Damadı". Padişahların kızlarıyla evlenenlere verilen ünvandır. Ancak bu sadece babasının saltanatı döneminde evlenen kızların kocalarına uygulanmıştır. Ayrıca aynı isimlerdeki birkaç veziri seçmek için de bu ünvan kullanılmıştır.
DAYE

: "Süt Anne"
DEFTERDAR

: "Hazineci"
DELİ

: I. Mustafa ve İbrahim'e verilmiştir.
DİVİTDAR

"Yazma kutusunu taşıyan"
DOĞANCI

: "Doğan yakalayıcısı"
DÜZME(CE)

: "Sahte". Kendi adına çıkan isyan döneminde ve aslı konusundaki şüpheye ifade etmek üzere Mustafa'ya verilmiş ünvandır.
EBU'L FETH

: "Fethin babası". II. Mehmed'e verilmiştir.
EFENDİ

: I. Abdülmecid döneminden itibaren padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca tarikat üyeleri arasında da bir dereceyi gösteren tabirdir.
EĞRİ

: "Eğri-büğrü". Topal olan Cihangir'e verilmiştir.
EĞRİ FATİHİ

: III. Mehmed'e verilmiştir.
EMİR

: "İdareci", "Şehzade". Yarı bağımsız idareciler için kullanılmıştır. Ayrıca Selçıklulara bağımlı olduğu süre zarfında I. Osman için kullanılmıştır. 1402-1413 arasındaki Fetret Devri esnasında I. Bayezid'in oğullarından birinin açık şekilde üstün idareci olmadığını göstermek için yeniden kullanılmıştır.
EMİRÜ'L MÜ'MİNİN

: "Müslümanların İdarecisi". Halifeye verilen isimlerden biri olup I. Selim'in Mısır seferinden sonra Osmanlı padişahlarına da verilmiştir.
ENİŞTE

: "Kızkardeşin kocası"
Read more

Hızlı ve sağlıklı kilo vermenin en kısa yolu nedir? Kısa sürede kilo vermek

Güzel görünmek ve kendinizi harika hissetmeniz için doğru beslenmenin önemi inkar edilemez. Beslenmenizde dikkate almanız gereken hususlar ilk regl döneminde başlar, hamilelik, emzirme, menopoz ve osteoporoz dönemleriylez devam eder.

Şimdi, sağlıklı yaşamanın, zayıflamanın ve daha güzel görünmenin püf noktalarından bahsedelim:
Kalsiyum almayı önemseyin.

Kadınlar,erkeklere oranla daha fazla osteoroporoz riski taşıdıklarından sağlıklarını desteklemek için kalsiyum almaları çok önemlidir. Süt, peynir, yoğurt gibi ürünler kalsiyum bakımından zengin olmakla birlikte doymuş yağları da içermektedirler. Bu yüzden yağsız olan baklagiller,yeşil yapraklı sebzeler, fındık, fıstık, mercimek, fasulye, bezelye, brokoli , dereotu ve brüksel lahanası gibi sebzelerin seçilmesinde yarar vardır.
Kahvaltınızı aksatmayın.

Kahvaltı metabolizmayı hızlandırır ve atıştırmaları önler. Kahvaltınızı atlamamak ve güne iyi başlamak için hergün değişik ve sağlıklı menüler hazırlayabilirsiniz.
Öğünlerinizi atlamayın.

Öğünler arasını uzun tutmak yorgunluk ve açlığı artırır daha fazla kilo almamıza neden olur. Her 3-4 saatte bir şeyler yemek metabolizmayı canlı tutar ve aşırı yemeyi önler.
Kaslara dikkat.

Kas sağlığımızı korumak için D vitamini, kalsiyum ve mağnezyum açısından zengin besinlerle birlikte almakta yarar vardır.
Abur cuburları kesin.

Kilo almayı en çok artıran nedenlerin başında işlenmiş şekerli ve yağlı ara öğünlerdir. Bunun yerine doğal ve sağlıklı yağ içeren badem, fındık, ceviz ile şeker ihtiyacınızı karşılayacak kurutulmuş meyveleri elma, kayısı, erik seçebilirsiniz.
Bol lif içeren gıdalara yönelin.

Bulgur, tam buğday ekmek ve makarnalar, esmer pirinç, yulaf, tam tahıllı ekmekler ve muz gibi gıdalar serotonin (mutluluk hormonu) düzeyini artırır ve zengin lif içerikleriyle tokluk hissi verirler.
Sağlıklı yağları seçin.

Sağlıklı zayıflamanın en önemli besin kaynağı yağlardır. Kadınlık hormonu östrojenin yağ yapısında olduğunu da unutmayın. Zeytin ve zeytinyağı gibi doymamış yağlar, fındık, ceviz, badem ve balık gibi omega 3 yağ içeren gıdalar ile avokado da bulunan bitkisel yağlar sağlıklı yağlardır.
Yeterli miktarda demir alın.

Kansızlık özellikle regl dönemlerinde otaya çıkıyor ve demir eksikliğine neden oluyor. Bu dönemlerde baklagiller, yumurta sarısı, karaciğer, böbrek, balık, maydanoz, badem, fındık, ceviz , kuru üzüm ve diğer yeşil sebzeler yemekte fayda vardır.
Alkol ve kafeinden uzak durun.

Günde 2 kadehten fazla alkol alan kadınlarda osteoporoz riski yüksektir. Aşırı kafein tüketimi de kalsiyum kaybını artırıyor. Bu tür alışkanlardan ya vazgeçin ya da mümkün olduğunca sınırlamaya çalışın.
Bol bol su için.

Suyun sağlıklı yaşam için hayati derecede önemli bir besindir. Kilo vermeyi kolaylaştırarak zayıflamaya yardım eder. Su aynı zamanda güçlü bir detoks sağlayıcıdır. Sabah kalkar kalkmaz bir bardak ılık su ile güne başlarsanız gece boyunca üretilen toksit ve artık maddelerin vücuttan atılmasınını kolaylaştırırsınız.
Read more

Zaman Nedir ? Zaman Özellikleri ? Zaman Hakkında Bilmediklerimiz

1. “Zaman bir aldatmacadır. Öğle tatili de öyle,” diye dalga geçer ‘Otostopçunun Galaksi Rehberi’ndeki Douglas Adams. Ancak bilim adamları buna gülmüyor. Bazı spekülatif fizik teorileri, zamanın daha temel –zamansız- bir gerçeklikten ortaya çıktığını iddia ediyor.

2. Tüm bu laflarınızı işe geç kaldığınızda patronunuza anlatmak için saklayın. Amerikalı çalışanlar yılda 38 saat mesailerini trafik yüzünden kaçırıyor.

3. Mart ayında saatleri neden ileri almanız gerektiğini biliyor musunuz? Gün ışığından tasarruf, Benjamin Franklin tarafından bir şaka olarak başlatıldı. Parlak yaz sabahlarında insanların daha erken kalkarak gün içinde daha çok çalışacaklarını ve mumlardan tasarruf edileceğini söyleyen Franklin’in bu önerisi 1917 senesinde İngiltere’de uygulamaya konuldu ve buradan da tüm dünyaya yayıldı.


4. Amerika’daki Enerji Bakanlığı, günışığından daha fazla faydalanılan dönemde elektrik taleplerinin 0.5 oranında düştüğünü ve yaklaşık 3 milyon fıçı yağa yakın bir elektriğin tasarruf edildiğini ifade ediyor.

5. Banka veznedarlarının değişimi, etrafta yürüyen yayalar ve konuşan postacılar göz önüne alınarak psikologlar Amerika’da en hızlı ilerleyen kentlerin Boston, Buffalo ve New York olduğuna karar verdi.

6. Hızı en düşük olanlar mı? Shreveport, Sacramento ve Los Angeles.

7. Bir saniye, günün 1/86,400’i olarak tanımlanıyordu ancak yeryüzünün dönümü tam olarak güvenilir değil. Güneş ve Ay’dan gelgitsel sürtünümler gezegenimizi yavaşlatıyor ve her yüzyıl günün uzunluğunu 3 milisaniye artırıyor.

8. Bu demek oluyor ki dinazorlar döneminde bir gün 23 saatti.

9. Hava da günleri değiştiriyor. El Nino’nun olduğu zamanlarda güçlü rüzgârlar yeryüzünün dönüşünü her 24 saatte bir milisaniyelik bir kırılmayla değiştirebilir.

10. Günümüz teknolojisi daha iyi bir yerde olabilirdi. 1972 senesinde 50 ülkeden fazla yerde atomik saatler zaman anlamında en son otorite olarak görülmüştü. Saatler o kadar net ve kesindi ki tek bir saniye kaybetmek için bile 31.7 milyon yıl gerekiyor.

11. Bu zamanı yeryüzünün azalan dönüşüyle senkronize tutmak için her birkaç yılda bir bir artan saniye eklenmek zorunda.

12. Dünyanın en doğru saati olan Colorado’daki Ulusal Standart ve Teknoloji Enstitüsü saati, cıvanın tek bir atomunun titreşimlerini dahi ölçebiliyor. 1 milyar yıl içinde bu saat tek bir saniye bile kaçırmaz.

13. 1800’lere dek her kasaba yerel güneş batışıyla senkronize edilen saatler ve kendi küçük zaman dilimine göre yaşıyordu.

14. Trenlerin ve dolayısıyla kalkış çizelgelerinin ortaya çıkmasıyla bu durum bir karmaşaya sebep oldu. Bir süre için saatlerin hem yerel saati hem de tren saatlerini söyleyebilmesi sağlandı.

15. 18 Kasım 1883’te Amerikan demiryolu şirketleri, standart zaman dilimlerinin adaptasyonunun gerçekleştirilmesini istedi.

16. Demiryolu zamanlarının farklı yerlerdeki saatleri senkronize etme gereğini ortaya çıkarması, Einstein’a zamanla mekanı birbirine bağlayan görelilik teorisini geliştirmesi konusunda ilham kaynağı olmuş olabilir.

17. Einstein yer çekiminin zamanın daha yavaş akmasına sebep olduğunu ortaya çıkardı. Dolayısıyla yeryüzünün çekiminin daha zayıf olduğu yerlere uçan uçak yolcuları, her uçuşlarında birkaç nanosaniye daha fazla yaşlanıyor.

18. Quantum teorisine göre var olabilecek en kısa dakika Planck anı olarak biliniyor ve bu zaman dilimi de 0.0000000000000000000000000000000000000000001 saniye.

19. Zaman hep bilinen bir şey değildi. Pek çok bilim adamı zamanın 13.7 milyar yıl önce Büyük Patlama’da evrendeki diğer her şeyle beraber yaratıldığına inanıyor.

20. Zamanın bir sonu olabilir. Üç İspanyol bilim adamı, genişleyen kozmosun gözlemlenen hızının, zamanın yavaşlamasından kaynaklanan bir yanılgıyla ortaya çıktığını farz ediyor. Hesaplamalarına göre zaman nihayetinde durabilir. Yine hesaplarına göre o an, her şey bir duraklama hâline gelecek.
Read more