Kimyasal Bağlar Nedir? Kimyasal Bağların Özellikleri Nelerdir?

KİMYASAL BAĞLAR 

Birleşiğin en küçük parçasın oluşturan ve en az iki atomun birleşmesinden meydana gelen kararlı yapı moleküldür. Moleküldeki atomları bir arada tutan kuvvet ise kimyasal bağlardır. Atomları Bir Arada Tutan Kuvvet Atomun en ilginç karakteristik özelliği, bileşik oluşturmak için öteki atomlarla bağ yapma ve birleşme özelliğidir. Dalton: bileşik atomların birleşmesi sonucu oluştukları keşfetmiş, ancak atomların birbirine nasıl bağlandıklarını açıklayamamıştır. Günümüzde elementlerin aynı tür atomlardan, bileşiklerin ise farklı tür atomlardan oluştuklarını ve bileşiklerin, kendini oluşturduğu elementlerden farklı özellikle gösterdiklerini biliyoruz. Örneğin; sodyum ve klor atomlarından oluşan yemek tuzunun özellikleri, onu oluşturan sodyum ve klor elementinin özelliklerinden oldukça farklıdır. Ayrıca yemek tuzunun özellikleri; karbon, hidrojen ve oksijen elementlerinden oluşan çay şekerinin özelliklerinden de farklılık gösterir. Ancak yemek tuzu ile çay şekeri katı ve kristal yapılı olmak gibi kısmet benzer olan özellikleri de gösterebilir. Her iki bileşiğin temelde farklı olan kristal yapılarında atomlar çok düzeli bir şekilde birbirine bağlanarak kristal örgü içerisinde belirli bir konum alır. Bu maddeler, dışarıdan bir etki yapmadığı sürece seçim ve hacimlerini korur. Bu durum, her iki maddenin örgü yapısında atomların belli konumda kalıyor olmasından kaynaklanır. Eğer bu iki madde ayrı ayrı ısıtılırsa, çay şekeri düşük sıcaklıkta erir ve geride karbon bırakarak bozulur. Yemek tuzu ise yüksek sıcaklıkta (801oC’ta) eriyerek sıvı hale geçer. Dışarıdan verilen ısı enerjisiyle, bir zorlama sonucu, bu katılardaki düzenli örgü yapısının bozulması, atomları belirli bir örgü düzeninde bir arada tutan atomlar arası kuvvetlerin varlığını gösterir. Hatta, her iki maddede örgü yapısının farklı sıcaklıklarda bozulması, farklı katı maddelerdeki atomlar arası çekim kuvvetlerinin büyüklüklerinin de farklı olduğu açıklar. Bir başka ifade ile çay şekerinin kristal yapısına neden olan atomlar arası etkileşmeler, yemek tuzundakine göre daha zayıftır. Yukarıda belirttiğimiz gibi yemek tuzu, iki farklı elementten, çay şekeri üç farklı elementten oluşur. Ancak her iki maddede örgü düzenlerini sağlayan kuvvetler, yani atomlar arası etkileşme kuvvetleri çok farklıdır. Bununla beraber farklı tür ve sayıda atom, aralarında farklı kuvvetlerdeki etkileşimlerle birbirine sıkı biçimde bağlanarak belirli kümeler oluşturur. Aynı ya da farklı cinsten atomların kuvvetli etkileşimlere kümeler halinde bir arada tutulmalarını sağlayan kuvvetlere kimyasal bağ denir. Yüksek sıcaklıkta hidrojene atom halinde rastlanır. Ancak normal şartlarda hidrojen gazı, H2 formülü ile gösterilen iki atomlu kümler halindedir. Bunun nedeni, yüksek enerjili ve kararsız olan hidrojen atomlarının daha az enerji ve kararlı olan H2 kümeleri haline geçme eğilimidir. Bu eğilimin sonucu olarak, hidrojen atomları aralarında bağ yaparak H2 kümelerini


__________________________


ATOMLAR VE MOLEKÜLLER ARASI BAĞLAR [6 Sayfa]

ATOMLAR VE MOLEKÜLLER ARASI BAĞLAR Maddeleri oluşturan atomlar ve moleküller, maddenin dağılmadan bir arada durabilmesi için birbirlerine manyetik bazı etkileşimlerle bağlıdırlar. Bu bağlar atomlar ve / veya moleküller arasındaki elektron alışverişleri sonucu kurulur. Elektronlar negatif (-) yüklü parçacıklar olduklarında dolayı elektron veren atomlar/moleküller negatif yük kaybederek pozitif (+) yüklü hale gelirler. Elektron alan atomlar/moleküller negatif yük kazanarak negatif (-) yüklü hale gelirler. Negatif ve pozitif yükler karşıt yüklerdir ve birbirlerine manyetik çekim uygulayarak bir arada kalırlar. Bu olaya kimyasal bağ kurma denir. Kimyasal bağlar, bağı kuran atomların/moleküllerin yapısına göre kovalent bağ, iyonik bağ, hidrojen bağı ve wan der waals bağları olarak gruplandırılırlar. KOVALENT BAĞ Periyodik cetveldeki maddeler (elementler) metaller ve ametaller olmak üzere iki ana gruba ayrılırlar. Elektron almaya metallerden çok daha yatkın maddeler olan ametallerin kendi aralarında elektron ortaklığı ile oluşturdukları bağ kovalent bağdır. Örnek olarak hidrojen bir ametaldir, hidrojen molekülü arasındaki bağı incelersek; hidrojenin atom numarası 1 olduğundan 1 tane elektronu vardır, iki hidrojen atomundaki birer elektronun etkileşmesinden H2 molekülü oluşur aradaki bağ kovalent bağdır. Hidrojen molekülü H-H şeklinde gösterildiği gibi aşağıdaki gibi de gösterilir. H + H  H2 + Enerji Atom numarası 9 olan Florun oluşturduğu bağ şu şekilde olur; Flor atomunun 9 elektronundan 2 tanesi birinci yörüngede 7 tanesi de ikinci yörünge de bulunmaktadır. Son yörüngedeki iki elektron ortaklaşa kullanılmak suretiyle Flor atomları arasındaki kovalent bağ oluşur. Bu aşağıdaki şekilde gösterilir. İYONİK BAĞ Metallerle ametaller arasında meydana gelen kimyasal bağlardır. Metaller iyonik bağ kurarken elektron vererek (+) yüklü iyon, ametaller elektron alarak (-) yüklü iyon oluştururlar. Bu zıt yüklü iki iyonun birbirlerini coulomb çekim kuvveti ile çekmesinden iyonik bağ oluşur. Sofra tuzunda (NaCl) sodyum ve klor arasında oluşan bağ iyonik bağdır. Sodyum atomunun elektron dağılımı 11Na 2 8 1 şeklinde, Klor atomunun elektron dağılımı 17Cl 2 8 7 şeklindedir. Sodyum ve klor atomları, çekirdeklerindeki pozitif yükü son yörüngelerini 8 elektrona tamamlayarak dengelemek isteyen atomlardır. NaCI bileşiğinde; Na atomunun 11 adet pozitif yüklü protonu vardır. 11 elektronu 3 yörüngeye dağılmıştır (2 8 1). Son yörüngesindeki 1 elektron atomu dengesiz bir tutuma sokar, çünkü sodyumun son yörüngesi 8 elektronluktur ve 8 elektrona tamamlamak için 7 elektronluk boş yeri vardır. Sodyumun 7 elektronu alması çok zor olduğundan 1 elektron vermek suretiyle elektronlarını dengelemeye çalışır. Sodyumun verecek sadece 1 elektronu olduğu için iyonlaşma enerjisi küçüktür ve 1 tane değerlik elektronunu klora vererek (+1) yüklü iyon haline gelir. ( 11Na+ 2 8 ) Klorun 17 protonu vardır, ve bunları dengelemek için gereken 17 elektronundan son yörüngesindeki 7 elektron atomu dengesiz bir tutuma sokar. Çünkü son yörüngesi 8 elektronluktur - 1 elektronluk boş yer vardır. Klorun 7 elektronu vermesi çok zor olduğundan (iyonlaşma enerjisi çok büyüktür) 1 elektron almak suretiyle elektronlarını yörüngeye dengelemeye çalışır. Sodyumun 1 elektronunu alır ve (-1) yüklü iyon haline gelir. ( 17Cl- 2 8 8 ) Bu iki iyonun zıt yükleri birbirini coulomb çekim kuvveti ile çeker ve bunun sonucu NaCI bileşiği oluşur. Meydana gelen bağ iyonik bağdır. Hidrojen Bağı Hidrojen bağı moleküller arasında kurulan bir bağdır. İyonik bağla bağlanan moleküller apolar (kutuplu) moleküller olarak bilinir. Bu moleküllerde atomlar arası çekim kuvvetleri dengeli değildir, bu nedenle molekül yüklü bir parçacık haline gelir. Örneğin, su molekülünde oksijenin çekim kuvveti hidrojeninkinden fazladır, bu fazlalık hidrojenleri negatif oksijeni de pozitif yüklü davranmaya zorlar. Su molekülleri bu ikili yapılarından dolayı bir moleküldeki oksijen diğer bir moleküldeki hidrojeni, bir moleküldeki hidrojen başka bir moleküldeki oksijeni, kısaca zıt yüklü (POLAR) uçlar birbirini çekerek suyu

_____________________________


MOLEKÜLDEKİ KUSURSUZ TASARIM


linizde tuttuğunuz kitap, televizyonun camı ve mobilyası, yanınızda duran meyve tabağı, oturduğunuz koltuk, yerdeki parkeler, tavandan sarkan avize, halı, eliniz, tırnaklarınız, içtiğiniz su... Bunların her biri birbirinden tamamen farklı özelliklere sahip maddelerdir. Peki her biri atomlardan meydana gelen bu maddeler nasıl olur da birbirlerinden bu kadar farklı özelliklere ve görünüme sahip olabilir? Bu sorunun cevabı moleküllerde saklıdır. Doğada var olan yaklaşık 109 farklı atomun çeşitli miktarlarda ve çeşitli şekillerde biraraya gelmesi yeryüzündeki bu müthiş çeşitliliği meydana getirmiştir.

Sadece 109 atomun farklı kombinasyonlarla biraraya gelmesiyle oluşan çeşitlilik gerçekten olağanüstüdür. Oluşan her maddenin bir veya birkaç kullanım yeri vardır ve birçoğu canlılık için hayati öneme sahiptir. Şimdi bir düşünelim. Siz 109 ayrı parçanın kombinasyonu ile kaç farklı madde meydana getirebilirsiniz? Ayrıca bu maddelerin tümünün kullanılabilir olmasını sağlayabilir misiniz? Elbette verebileceğiniz sayı sınırlıdır. Oysa hayranlık verici bir yaratılış ile bu 109 farklı atom, muazzam çeşitlilikte sayısız maddenin dışında, koku, tat, renk, sertlik, yumuşaklık, akışkanlık, uçuculuk gibi detaylar da meydana getirirler. Bu muhteşem sanat eşsiz güzellikleri ve çeşitliliği sağlarken, yaşamın meydana gelmesi için de gereklidir. Örneğin, sadece suyun üç farklı halde bulunabilmesi bile yaşamın temel sebeplerinden birini oluşturmaktadır. (Bu konuya ileride daha detaylı olarak değinilecektir.


Peki bu 109 atom nasıl milyarlarca farklı molekül meydana getirir? İşte elektronların önemi burada ortaya çıkar. Bir molekülün oluşması için elektronlar bir atomdan diğerine iletilir veya iki atom arasında ortak kullanılırlar. Böylelikle ortaya en az iki atomdan oluşan bir molekül çıkar. Bahsettiğimiz bu işlem elbette tek bir cümle ile açıklanamayacak kadar komplekstir. İki atomun söz konusu elektron alışverişi "kimyasal bağ" olarak adlandırılır. Ancak ortada aslında herhangi bir bağ yoktur. Sadece bir elektron iki atom arasında gidip gelmektedir. Atomları birbirlerine bağlayan unsur elektronun bir atomdan diğerine yaptığı bu yolculuktur. Elektronların paylaşımı anlamına gelen bu kimyasal bağların şekli, biraraya gelen atomların niteliği ve sayıları, molekülün de niteliğini belirler. Konuyu daha iyi anlamak için öncelikle moleküllerin oluşmasını sağlayan söz konusu kimyasal bağları incelemek yerinde olacaktır.

MOLEKÜLLERİ OLUŞTURAN KİMYASAL BAĞLAR

Serbest halde dolaşan bir atom, çevresindeki diğer atomların itme veya çekim kuvvetinin etkisi altındadır. Bu etkiyle iki atom birbirine yaklaşır ve birleşir, yeniden düzenlenir ve kararlı bir yapıya ulaşırlar. "Kararlı yapı"dan kastedilen, bu atomların proton ve nötronlarının birbirlerine uyum sağlamaları, kendi özelliklerini bırakarak beraber yeni bir özelliğe sahip olmaları, yepyeni bir madde oluşturmalarıdır. Örneğin, biraraya gelmiş olan iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu yepyeni bir ürün ortaya çıkarabilmek için tümüyle değişmişlerdir. Meydana getirdikleri kararlı yapı ise "su" molekülüdür.


Çevrenizdeki yüksek binalar, eviniz, bahçenizdeki masa, yediğiniz meyve, içtiğiniz su... Bunların her biri farklı özelliklere sahip farklı maddelerdir. Doğada var olan yaklaşık 109 atomun çeşitli miktarlarda ve çeşitli şekillerde biraraya gelmesi, yeryüzündeki bu müthiş çeşitliliği meydana getirmiştir. Bu 109 atom, birbirinden farklı maddeler meydana getirebildikleri gibi, koku, tat, renk, sertlik, yumuşaklık, akışkanlık, uçuculuk gibi hayati detaylar da meydana getirebilirler. Şimdi bir düşünün: Siz 109 ayrı parçanın kombinasyonu ile farklı özelliklere sahip kaç farklı madde oluşturabiliriniz? Elbette verebileceğiniz sayı sınırlıdır.

Ortaya çıkan ürünün kararlı olması önemlidir. Çünkü kararsız olma durumunda parçalanır. Bu kararsızlığı şuna benzetebiliriz: Bir organ nakli sırasında vücuda giren yeni bir organ, eğer vücuda uyum sağlayamazsa, vücudun kararlı yapısını bozar ve tüm metabolizmayı altüst eder. Benzer şekilde, birleşen atomların da birbirlerine uyum sağlayarak kararlı bir yapı meydana getirmeleri gerekir.

Meydana gelen moleküllerin kararlı olmaları için elektronlarının özel bağlanma şekilleri vardır. Her atom, kendisi için hangisi uygunsa o bağlanma şeklini kullanır. Şimdi hayati önem taşıyan bu bağlanma şekillerinin neler olduğunu inceleyelim.

Elektron Alışverişi Yapan Atomlar İyonik Bağlar Kurarlar

Atomların arasındaki elektron alışverişi, yeni bir iş kurmak için sermayelerini birleştiren ortaklara benzer. Yeni bir tesis açabilmek için ortaklardan birinin yeterli miktarda sermayesi olmadığında, bir başkasından gerekli olan miktarda sermaye alarak, o kişiyi ortağı ilan eder. Böylece iki ortaklı bir iş anlaşması gerçekleşmiş olur. Sermaye daha büyüdüğünde, ortakların sayısı da artabilir.


Atomlar ancak en dış yörüngelerindeki elektron sayılarını 8'e tamamladıklarında kararlı bir yapıya ulaşırlar. Neon atomu, en dış yörüngesindeki 8 elektronu ile son derece kararlı bir atomdur.
Atomların arasındaki alışveriş de buna benzetilebilir. Çekirdeğin çevresinde dönen elektron yörüngelerinden daha önce bahsetmiştik. Atomlar, en dış yörüngelerinde bulunan elektron sayısını daima 8 yapma eğilimindedirler. Ancak bu şekilde "kararlı" bir yapıya sahip olabilirler. Atomların elektronlarını 8'e tamamlamaları içinse yukarıda anlattığımız gibi bir ortaklık kurmaları gerekmektedir. En dış yörüngelerindeki elektronları, ya sermayelerini tamamlayıp ortaklık kurmak için bir başka atoma vermeli veya bir başka atomdan sermaye yani elektron almalıdırlar. Bu alışveriş sonrasında elektron veren atom artı yüklü, elektron alan atom ise eksi yüklü olacaktır. Zıt kutuplar birbirlerini çektikleri için bu iki atom artık birbirlerinden ayrılamazlar. Bu şekilde kurulan bağlara "iyonik bağ" denir ve bu bağlanmanın sonucunda bir molekül oluşur.

Atomlar arası alışverişte fazla sayıda elektron transferi için büyük miktarda enerji gerekmektedir. İşte bu nedenle en makul ortaklık belirlenir. Örneğin klor atomu en dış yörüngesinde yedi elektrona sahip bir atomdur. Yedi elektronunu bir başka atoma vermektense bir başka atomdan tek bir elektron alması onun sermayesini tamamlamasına yetecektir. Kendisine elektron vermeye en uygun atom ise, sahip olduğu tek fazla elektron sebebiyle sodyumdur. Sodyum, tek fazla elektronunu klora vererek sodyumklorür molekülünün oluşmasını sağlar. İşte bu ortaklık sonucunda günlük hayatta kullandığımız tuz ortaya çıkar. Bildiğimiz sofra tuzu, aslında bu iki atomun elektron alışverişinden başka bir şey değildir. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, tuzu oluşturan sodyumun aslında patlayıcı, klorun ise zehirli olmasıdır. Kusursuz, planlı ve bilinçli tasarımın sonucunda patlayıcı ve zehirli atomların karışımdan ihtiyacımızı karşılayan bir madde ortaya çıkmaktadır.


Sodyum atomu, yedi elektrona sahip olan klor atomunun kararlı bir yapıya ulaşması için sahip olduğu tek elektronu klor atomuna verir. İyonik bağ ile birleşen bu iki atomun oluşturduğu molekül sodyumklorürdür. Bu da günlük hayatta kullandığımız sofra tuzunun formülüdür. Dikkat çekici en önemli nokta ise, sofra tuzunu oluşturan bu atomlardan sodyumun patlayıcı, klorun ise zehirli olmasıdır.
Konuya başlarken verdiğimiz iş ortaklığı örneği, akıl ve bilgi sahibi iki insan arasında, belli değerlendirmelerin ve karşılıklı görüş alışverişinin yapılmasının ardından gerçekleştirilen, kar-zarar hesabı yapılmış, bilinçli bir ortaklıktır. Bilinçli olmasına rağmen, beraberinde pek çok sorun getirebilir, bugünün değerlendirmeleri ile yarınınkiler uyuşmayabilir. Oysa bir molekülün içinde gerçekleşen ortaklık alışverişi çok sağlam ve kusursuzdur. Her atom, adeta dış yörüngesinde sekiz sayısına ulaşması gerektiğini biliyor gibi davranmaktadır. Bu ortaklık şimdiye kadar ne yedi elektronla ne de dokuz elektronla gerçekleşmiştir. Doğru bir sonuca ulaşabilmek için atomların dış yörüngelerindeki elektron sayısını hesaplamanın yanı sıra, bir hesap daha yapmaları ve bir başka atoma elektron vermelerinin mi yoksa elektron almalarının mı daha karlı olacağını tespit edebilmeleri gerekir.

Peki bu bilinç atoma mı aittir? Atom bunu planlayarak ya da farkında olarak mı yapar?

Atomların birbirleri ile bağlar kurmalarını sağlayan, kimyasal reaksiyonlara izin veren bu kimyasal yapı, başlı başına bir mucizedir. Eğer atomların, yörüngelerindeki elektronları belirli bir sayıya tamamlama gibi bir eğilimleri olmasaydı, evrende hiçbir kimyasal bağ ve reaksiyon gerçekleşmeyecek ve dolayısıyla yaşam da mümkün olmayacaktı. Peki neden atomlar böyle bir eğilime sahiptirler? Bilim adamlarının bu soruya getirebildikleri bir cevap yoktur.

Atomların yapısının, yaşam için en uygun şekilde olmasının tek açıklaması, bilinçli bir tasarımdır. Yani atomların yapısı, bilinçli olarak, bağların oluşmasına imkan verecek şekilde belirlenmiştir .
Atomlar, Birbirlerinin Elektronlarını Paylaşır ve Kovalent Bağlar Kurarlar


Ne klorla sodyumu birleştiren oran, ne de hidrojen ile oksijeni birarada tutan oran rastgele belirlenmiştir.
Kimi zaman atomların birbirlerine verecek kadar çok elektronları olmayabilir. Veya atomlar birbirlerine elektron vermek dışında farklı bir bağlanma şeklini tercih edebilirler. Böyle zamanlarda kendileri için gerekli olan elektronları ortaklaşa kullanırlar. Bu adeta aralarından nehir geçen ve bir köprü ile birleşen iki kara parçası gibidir. Aradaki birleştirici köprüyü elektronlar oluştururlar. Elektronların bu şekilde ortak kullanılmaları, atomlar arasındaki kovalent bağ olarak adlandırılır. Yeryüzünde, önemli pek çok molekül bu bağı kullanarak meydana gelmektedir.

Atomların bu ortaklıklarını daha iyi anlayabilmek için verilebilecek en iyi örnek, hidrojendir. Hidrojen sadece bir elektrona sahip olduğu için son derece basit bir atomdur ve kararlı olabilmesi için bu tek elektronu ikiye tamamlamaya çalışır. Bunun nedeni şudur: Daha önce atomların sahip oldukları yörüngelerde belli sayılarda elektronların bulunması gerektiğini, en son yörüngelerinde mutlaka sekiz elektronun dolaşması gerektiğini belirtmiştik. Bunun tek istisnası ilk yörüngedir; bu yörüngenin ideal elektron sayısı ikidir. Dolayısıyla tek bir yörüngede tek bir elektrona sahip olan hidrojenin kararlı hale gelebilmesi için bir elektron daha edinmesi yeterlidir. Bunun için hidrojen, çeşitli atomlarla bağ kurar. Atmosferde bulunan hidrojen gazı da iki hidrojen atomunun kovalent bağ ile birleşmiş halinden başka bir şey değildir.

Oksijen de aynı şekilde en dış yörüngesinde altı elektrona sahip bir atomdur. Kararlı olabilmesi için elektron sayısını sekize çıkarması gerekmektedir. Bunun için kendisi ile kovalent bir bağ kurabilecek iki hidrojen atomuna ihtiyacı vardır. Çünkü hatırlanacağı gibi, tek bir hidrojen atomu tek bir elektrona sahiptir.

Bazı Atomlar Hidrojen Bağları ile Bağlanırlar

Eğer bir hidrojen atomu iki atom tarafından ortaklaşa kullanılırsa bu bağa hidrojen bağları adı verilir. Bunun için söz konusu iki atomun negatif elektrik yüküne sahip olması gerekmektedir. Buna verilecek en iyi örnek oksijen ve azot atomlarıdır. Hidrojen, oksijen ve azot atomuna kovalent olarak bağlanabilir. Bu atomlarda bulunan elektronlar, oksijen ve azot atomlarına hidrojenden daha yakın durumdadırlar. Bunun da nedeni bu atomların çekim kuvvetlerinin daha güçlü olmasıdır. Dolayısıyla hidrojenin ve bağlanacağı diğer atomun elektronları hidrojen atomundan uzaklaşırlar. Eksi yüklü elektronların hidrojenden uzaklaşmaları hidrojeni pozitif duruma getirir ve iki negatif yüklü atom arasında hidrojeni sabit tutar. İki atom arasında dolaşan hidrojen atomu böylelikle bir bağ haline gelir ve iki atom arasında bir hidrojen bağı oluşmuş olur.

Hidrojen bağları zayıf bağlardır. Bir bağın "zayıf" olmasının anlamı, bu bağın kopması için az miktarda enerjinin yeterli olmasıdır. Zayıf bağlar organizmada bulunan büyük moleküllerin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynarlar. Bunun nedeni bu bağların "esnek" olmasıdır. Meydana getirdikleri maddeye esneklik kazandırırlar. Ancak bu esneklik sırasında bağlarda herhangi bir kopma meydana gelmez. Hidrojen bağlarının bu ayrıcalığı yeryüzündeki pek çok molekül için oldukça büyük bir önem teşkil etmektedir. Buna verilebilecek en açık örnek DNA molekülüdür. Bu molekülün vücutta meydana getirdiği birbirinden mucizevi işlemler, büyük ölçüde sahip olduğu hidrojen bağlarının bir sonucudur. Bu konuya ve hidrojen bağları sayesinde ayrıcalık elde eden diğer moleküllere sonraki sayfalarda detaylı olarak değineceğiz.


DNA'yı oluşturan moleküller hidrojen bağı ile birleşirler. Bu bağ, DNA gibi hayati önemde bir molekül için son derece özel bir tasarımdır. Molekülün vücutta meydana getirdiği birbirinden mucizevi işlemler, büyük ölçüde sahip olduğu hidrojen bağlarının esnekliğinin bir sonucudur.
Nükleotidler, polimerlere şeker
ve fosfat grupları yoluyla kovalent olarak bağlanırlar. Bu reaksiyon sırasında bir molekül su açığa çıkar.
Kovalent olarak bağlanmış olan şeker ve fosfat grupları DNA'nın belkemiğini oluşturur. Nitrojen bazları içeriye doğru yönelirler. Burada pek çok zayıf hidrojen bağı sarmalın iki parçasını birleştirirler.

Molekül konusunu işlerken sık sık hatırlamamız gereken bir gerçek vardır. Sizi ve sizin yaşamınızı oluşturabilmek için meydana gelen atom kombinasyonları insanın tahmin edebileceğinden çok daha fazladır. Düşünün ki, görünebilir tek bir noktada bile galaksimizde mevcut olan yıldız sayısından çok daha fazla atom bulunmaktadır.9 Elinizdeki elma, içinde yaşadığınız ev, üzerinde yaşadığınız gezegen ve hatta kendi bedeniniz atomlardan meydana gelmektedir. Yukarıda anlattığımız bağlar ise, son derece küçük boyuttaki elektronların boşluk içinde yaptıkları gezintilerden başka bir şey değildir. Bu gezinti; soluduğumuz havayı, yaşadığımız evi, köpeğimizi, çiçeğin kokusunu, elmanın tadını, içtiğimiz suyu, vücudumuzdaki enzimleri, gezegenleri, kısacası var olan herşeyi meydana getirir.

Tek bir noktada milyonlarca sayıda bulunan bu atomlar arasında gezinti yapan elektronların sayısını tahmin edebilir misiniz? Bu kadar küçük bir dünyanın içinden bu kadar kapsamlı ve geniş bir alem çıkması, güçlü elektron mikroskoplarıyla bakıldığında bile belli belirsiz bir toz bulutundan ibaret olan elektronların böyle büyük bir mucize meydana getirmeleri olağanüstü bir durumdur.


Moleküllerin Hiç Dinmeyen Hareketi

Odanızda sakin oturuyorsunuz. Etrafınızda hiç ses yok. Çevrenizde hiçbir hareketin olmadığını düşünüyorsunuz. Oysa etrafınızdaki herşey, sizi çevreleyen hava bile hiç durmadan hareket ediyor. Nasıl mı?


Havada bulunan milyarlarca molekül, her saniye milyarlarca kere dönerek birbirlerine çarparlar. Siz, sakin ve tek başınıza bir odada oturduğunuzu zannederken aslında bir molekül bombardımanının tam ortasında bulunursunuz. Hareket eden yalnızca havadaki moleküller değildir. Derinizdeki, masanızdaki, elinizde tuttuunuz kalemdeki moleküllerde sürekli titreşim halindedirler. Bu yoğun harekete rağmen, çevremizde her zaman sağlam ve dengeli bir görüntü vadır.

Siz odanızda oturduğunuz koltukta, sakince elinizdeki kitabı okurken sizi sarıp kuşatmış olan moleküllerin en küçük parçası olan elektronlar saniyede 1000 km. gibi muazzam bir hızda sürekli olarak dönmeye devam ediyorlar. Bunun dışında sizi çevreleyen, hatta sizi oluşturan moleküllerin kendileri de hiç durmadan hareket ediyorlar. Boşlukta dolaşan moleküllerin hızları da neredeyse bir tabancadan atılan merminin hızına eşit: Saniyede 1000 metreyi aşıyor.10

Havada bulunan milyarlarca molekül, her saniye milyarlarca kere birbirlerine çarpar ve birbirleriyle tekrar çarpışıncaya kadar dönmeye devam ederler. Dolayısıyla siz, sakin ve tek başınıza bir odada oturduğunuzu zannederken aslında bir molekül bombardımanının tam ortasında bulunursunuz. Bazen şiddetli bir rüzgar haline gelen bu molekül bombardımanı, ağaçları düşürecek ve binaları yıkacak kadar güçlü olabilmektedir.

Hareket edenler yalnızca havadaki moleküller değildir. Derinizdeki, masanızdaki, elinizde tuttuğunuz kitaptaki moleküller de sürekli olarak hareket halindedir. En güçlü vinçlerin bile zorlukla yıktıkları taştan bir duvarın nasıl olup da sürekli olarak hareket halinde olduğunu merak edebilirsiniz. Bir duvar gerçekten de hareket halindedir, ancak duvarı oluşturan moleküller birbirlerine çok daha yakın dizilmiş oldukları için sadece titreşirler. Sürekli titreşim halindeki parçacıklardan oluşmuş olmalarına rağmen, bizler etrafımızda hep katı ve sağlam cisimler görürüz. Hareket halinde olmalarına rağmen hiçbir şey aniden kopup parçalanmaz.

Moleküller arasında meydana gelen bu tip bir hareketin dengeli de olması gerekmektedir. Bahsettiğimiz "titreme", katı cisimlerde dengeyi sağlayan bir hareket biçimidir. Ayrıca, moleküllerin kararlı bir şekilde tek bir yöne doğru hareketleri de söz konusu değildir. Eğer böyle bir ihtimal gerçekleşseydi, ortaya çıkacak olan sonuç oldukça şaşırtıcı olacaktı. Moleküllerin tek bir yöne doğru topluca hareket etmeleri sonucunda bizler üzerinde yemek yediğimiz masanın kendi kendine yana doğru belirli bir mesafe yol aldığına şahit olurduk.11 Katı bir cismin bu beklenmedik hareketi elbette şaşkınlık ve aynı zamanda da kullanışsızlık meydana getirirdi. Ama biz hiçbir zaman böyle bir durumla karşılaşmayız.

Moleküllerin ısıdan etkilenerek çeşitli hallere geçebilmeleri de bu hareketliliklerinin ve enerjilerinin bir sonucudur. Örneğin su, moleküllerinin birbirine en yakın olduğu zaman katı halini almaktadır. Isınıp sıvı hale geçtiğinde moleküller, sürekli hareket halinde olmalarının bir sonucu olarak, birbirlerinin üzerinden kayarlar. Sıvının akışkan bir halde olmasının, yani bizim sıvıyı "karıştırabilmemizin" nedeni budur. Suyun, daha da ısınıp moleküllerinin iyice birbirlerinden ayrılmasını sağlayan aşaması ise gaz halidir. Buhara dönüşen su, birbirinden gitgide uzaklaşan moleküllerden oluşmaktadır. Birbirinden uzaklaşan bu moleküller, sürekli hareket halinde olduklarından etrafa kolaylıkla yayılabilirler. Mutfakta pişen bir yemeğin kokusunu işte bu nedenle arka odadan duyabilirsiniz.

Ellerinizi birbirine sürttüğünüzde ellerinizin aşırı ısınmasının, bir tahta parçası üzerinde döndürdüğünüz tahta çubuğun ateş almasının nedeni de moleküllerin hareketidir. Ellerinizi birbirine sürttüğünüzde sürtünmeden etkilenen moleküller daha hızlı hareket etmeye başlarlar. Ellerinizdeki sıcaklık hissi bu hareketten doğan enerjinin bir sonucudur.

Moleküller hiç bitmeyen bir harekete sahip olmalarına rağmen, bizler bunu çoğu zaman hissetmeyiz. Masa örtünüzdeki milimetrik desenlerde bulunan moleküller de hareket halindedir, ama söz konusu desenlerin bozulduğuna veya birbirine karıştığına hiç şahit olmazsınız. Yüzünüzü de moleküller oluşturur ve bu moleküller de hareket halindedirler. Ama yüzünüzde asla bu sebepten kaynaklanan bir şekil bozukluğu meydana gelmez. Yeryüzündeki herşey, en ince milimetrik oranlara sahip olanlar bile böyle bir hareketliliğe sahiptir. Fakat çevrenizde buna dair en ufak bir delil yoktur.


Bir maddeyi oluşturan moleküller hiçbir zaman sebebsiz yere birbirlerinden ayrılmazlar. Molekülleri birbirinden ayırmak için belli bir sıcaklık gerekmektedir. Suyun buharlaşması için belirlenmiş olan sıcaklık dünyada varolan su miktarnın daima sabit kalmasını sağlayan su döngüsünün başlıca sebebidir.

Moleküllerin hareketleri gelişigüzel değildir. Sıvılarda birbirlerinin üzerinden kayan, gazlarda birbirlerinden uzaklaşan, katılarda ise birbirlerine sıkıca yaklaşan moleküller bu düzeni asla bozmazlar. Bir bardağı oluşturan moleküller hiçbir zaman sebepsiz yere dağılıp birbirlerinden ayrılmazlar. Bardağı moleküllerinden ayırmak için belirli bir ısı gerekmektedir. Bu oran da yeryüzünde mükemmel bir ölçü ile belirlenmiştir. Örneğin suyun, moleküllerine ayrışmasını sağlayan ısı oranı bellidir. Ama aynı ısı, suyun içinde bulunduğu tencereyi moleküllerine ayrıştırmaz. İşte bu nedenle tencere içinde rahatlıkla su kaynatabiliriz. Tencere moleküllerinin birbirlerinden uzaklaşabilmeleri için daha yüksek bir ısı gerekmektedir.
 
Böyle hassas ve sınırlı bir denge, bunu sağlayan ve bilim adamlarının adına "doğa kanunu" dedikleri değişmeyen standartlar var olmasıydı ne olurdu? Böyle bir denge olmasaydı o zaman yeryüzündeki herşey belirli bir sıcaklıkta eriyebilirdi. Örneğin evrendeki herşey ısıdan, suyun etkilendiği oranda etkilenseydi, kendi vücudumuzdaki proteinleri ve hücreleri oluşturan moleküller de dahil olmak üzere evrende hiçbir şey sabit kalmazdı. Ama hiçbir zaman böyle bir tehlike ile karşı karşıya gelmeyiz. Çünkü evrendeki herşey için belirlenmiş bir denge ve oran vardır. Suyun belirli bir ısıya geldiğinde buharlaşması, hayati önem taşıyan bu molekül için çok önemli bir ayrıntı ve özel tasarlanmış bir dengedir. Yeryüzündeki su döngüsü, bu buharlaşma sisteminin bir sonucudur. Her molekül, yeryüzünün şu anki düzenini sağlayacak bir özelliğe sahiptir.
Read more

Basınç Ölçme Nedir? Basınç Nasıl Ölçülür

Basınç Ölçme
Sıvı Sütunlu Basınç Ölçme Cihazları
Bunlar en basit tipten manometreler olup, özellikle laboratuarlarda sürekli rejimde akışkan basınçlarının ölçülmesi için yaygın olarak kullanılırlar.Bunlara örnek olarak U tipi, kuyu tipi ve eğik manometreler sayılabilir.İçlerine konulan uygun Sıvıların yüksekliklerinin ölçülmesi ile doğrudan doğruya istenen basınç veya basınç farklılıkları bulunabilir.

 

 Tipi Manometre
şeklinde kıvrılmış Cam veya Plastik gibi şeffaf bir boru içinde yaklaşık orta seviyelerine kadar uygun bir akışkan konulsun. Bu manometrenin iki koluna farklı P1 ve P2 basınçları uygulanacak olursa, manometre kollarındaki Sıvı yükseklikleri farklı seviyelerde dengede kalır.Bu seviyeler arasındaki toplam fark h,basıncı ileten akışkanın yoğunluğu pf , manometrede kullanılan Sıvının yoğunluğu pm ve yerçekimi ivmesi g ise, iki koldaki Basınçların dengesi için

P2+ghpm =P1 + ghpf
veya basınç farı için
P1 – P2 =hg(pm-pf)
eşitlikleri yazılabilir. Diğer taraftan, eğer Basıncı ileten akışkan Hava ise, Havanın yoğunluğunun manometre sıvısı yoğunluğu yanında çok küçük olması nedeniyle , böyle durumlarda
P1 – P2 =hgpm
Yaklaşık bağıntısı da kullanılabilir.

tipi manometrelerde h yüksekliği çıplak gözle _+ 2mm hassasiyetle ölçülebilir.Manometrelerde çoğunlukla kullanılan saf Su ve cıva gibi akışkanların yoğunlukları, tablolardan genellikle %0.005 hassasiyetle bulunabilir.Görüldüğü gibi, manometre sıvısının yoğunluğunun ölçme hatası üzerine etkisi çok küçüktür. Bu nedenle U tipi manometrelerin hassasiyetini arttırmak için sıvı yüksekliğinin mümkün olduğu kadar hassasiyetle ölçülmesi gerekir.

Kuyu Tipi Manometre
B u tip manometre kuyu adı verilen bir depo ile cam bir borudan meydana gelmiştir.Kuyu, cam boru üzerinde sıfır işaretli kısma kadar manometre sıvısı ile doldurulur.Ölçme yapılırken büyük basınç kuyu tarafına, düşük basınç ise boru tarafına bağlanır.
Bu tip manometreye P1 ve P2 basınçları uygulandığında kuyudaki seviye azalması h2, borudaki seviye yükselmesi ise h1, borunun kesit alanı A1 ve kuyunun kesit alanı A2 ise kuyudaki Hacim azalması, borudaki hacim artmasına eşit olacağından

A1h1=A2h2
Yazılabilir.Bu manometrenin gösterdiği toplam seviye farkı
H=h1+h2=h1(1+A1/A2)

Veya Basınç Farkı
P1-P2=hg(Pm-Pf)

Şeklinde verilebilir.Görüldüğü gibi kuyu tipi manometrelerde sadece borudaki seviyenin ölçülmesi ile sistemdeki basınç değeri bulunabilmektedir.Diğer taraftan A1/A2 oranı çok küçük olduğundan birçok pratik ölçmede h=h1 kabul edilir.

Gerek U gerekse de kuyu tipi manometreler değişik basınç aralıklarında ölçme yapabilecek şekilde imal edilirler.Bunlar kabaca dört basınç aralığına bölünebilir.Pratik olarak düşük Basınçlar için 0,05_0,1 MPa, düşük ve orta basınçlar için 0,5MPa, orta basınçlar için 5 MPa, ve yüksek basınçlar için 15MPa aralıkları göz önüne alınır.Yüksek basınçlarda kullanılan kuyu tipi manometre şekil 4.5’de görülmektedir.

Eğik Manometre
Kuyu tipi manometrelerin ölçme kolları eğimli hale getirilerek, özellikle küçük basınçların hassas biçimde ölçülmesi sağlanabilir.(şekil 4.6) Bunlarla da ölçme yapılırken sistemdeki yüksek basınç kuyu tarafına,düşük basınç ise kol tarafına bağlanır.Şekil 4.7 de gösterildiği gibi, eğik koldaki sıvının uzunluğu n ise toplam seviye farkı

H=n(sina+A1/A2)
Yazılabilir. Bu eşitlikte a kolun yatayla yaptığı açıyı,A1 ve A2 sırasıyla kolun ve kuyunun kesit alanlarıdır.

Mikro Manometreler
Sıvı seviyeli manometrelerde sıvı seviyelerinin hassas bir şekilde okunabilmesi için,bunlara mikrometre ve optik elemanlar ilave edilir.Sıvı seviyelerinin hassas okunabilmesine olanak sağlayan iki mikrometre ilave edilmiş düzenleme şek. 4.9’da şekil 4.10’da ise kuyu tipi bir manometreye ilave edilmiş bir mikrometre ve optik düzen birlikte görülmektedir

Baro Metreler
Atmosfer basıncını gösteren manometrelere barometre adı verilir.Genel olarak Mekanik basınç veya vakum ölçme Aletleri atmosfer üstü veya altı basınçları gösterir.Bu yüzden bir sistemin mutlak basınç değeri hassas olarak bulunmak istediğinde, o bölgedeki barometrik basınç da bilinmelidir.Barometreler Şek. 4.11’de görüldüğü gibi,genellikle kuyu tipi ve cıvalı olarak yapılır.
Deniz seviyesinden 11000 m yüksekliğe kadar, standart atmosfer Basıncının değişimi

R5Ro[1-B*Z/To]exp5,26
bağıntısıyla verilmektedir.Bu bağıntıda
Po=Deniz seviyesindeki standart atmosferik basınç
Z=Yükseklik(m)
To=288,16 K
B=0,0065 K/m

Çan Tipi Manometre
Bu tip manometrenin prensipleri, sıvı içinde yüzen bir çanın basınç farkı nedeniyle yükselip alçalmasının ölçülmesine dayanmaktadır. Bunlarda çan, doğrudan doğruya manometre sıvısı içinde yüzebildiği gibi, sisteme Şek. 4.12’de gösterildiği gibi bir yay ilave edilebilir.
Sisteme bir basınç farkı uygulandığında denge halinde
kL=G-LagPm
eşitliği yazılabilir. Bu denklemde

k=Yay sabiti(N/m)
L=Yayın başlangıçta uzama miktarı(m)
G=Çanın ağırlığı (N )
a=Çan cidar kalınlığı (m )
g=Yerçekimi ivmesi( m/s2)
Pm=Manometre sıvısı yoğunluğu(kg/m3)

Anlamlarındadır.Sisteme Dp=P1-P2 basınç farkı uygulandığında, çan H kadar yükselecektir.Bu durumda kuvvetlerin dengesi için
DPA=(P1-P2)A=G-LagPm-k(L-H)
elde edilir. Burada, A çanın iç yüzey alanını göstermektedir.

Dairesel Dengeli
Bu tip manometre özellikle Gaz akışında dinamik ve Statik basınç farklarının ölçülmesinde, küçük basınç ve vakum değerlerinin tespitinde geniş uygulama alanı bulur.Prensip şeması şek. 4.13’de görülmektedir.İç içe iki silindir arası yaklaşık eksen seviyesine kadar manometre sıvısı ile doldurulmuştur. Bu aralık üst kısımda gaz geçirmeyecek şekilde iki bölüme ayrılmıştır.

yazılabilir.Burada, Pm manometre sıvısı yoğunluğunu, Pf basıncı ileten akışkanın yoğunluğunu göstermektedir.İki aralığı birbirinden ayıran bölmenin alanı A ise bu kısma uygulanan DRA kuvveti, sistemin dönmesine neden olur. Bu kuvvetin R yarıçapında meydana getirdiği
T=DRAR

Moment, sistemi j Açısı kadar döndürür. Karşı ağırlığın oluşturduğu moment ise
Tk.a=GLsinj

Değerindedir.Burada L, bıçak kenarı ile karşı ağırlığın, ağırlık merkezi arasındaki uzaklıktır.İki momentin birbirine eşitlenmesi sonucunda
DR=(GL/AR)sinj elde edilir. Bu manometre için G,L,A ve R sabit değerler olduğu için j açısı ölçülerek, manometreye uygulanan basınç farkı bulunabilir.
Read more

Katy Perry – Wide Awake (Jump Smokers Remix)


Katy Perry yakında bu şarkının video klibinide yayınlıyacak. Öncesinde remixleride bir bir çıkmaya devam ediyor. Son dönemin başarılı DJ gruplarından Jump Smokers Wide Awake şarkısına yine güzel bir remix yapmışlar.. Yakında radyolarda da duyabileceginiz işte o remix

Remix Premiere: Katy Perry – Wide Awake (Jump Smokers Remix)



Read more

Ayın Hareketleri Nedir? Ayın Özellikleri Nelerdir? Ay Tutulması

AY VE AYIN HAREKETLERİ
Ay yerin uydusu ve ona en yakın gök cismidir. Özellikleri:
1. Ay’da hava ve su olmadığı için canlılar yaşayamaz.
2. Atmosfer olmadığı için meteorolojik olaylar görülmez. Bu yüzden dış kuvvetlerin şekillendirici etkisi yoktur.
3. Ay iç ısısını kaybetmiştir. Dolayısıyla iç kuvvetler de etkili değildir.
4. Gece gündüz arasındaki sıcaklık farkı çok yüksektir. Çünkü hem atmosferi yoktur, hem de gece gündüz süresi çok uzundur.
5. Ay kendi ekseni etrafında, Dünya etrafında ve Dünya ile birlikte Güneş etrafında döner.
6. Ay kendi ve Dünya etrafındaki dönüşünü aynı sürede, yani 28 gün 13 saatte tamamlar. Bu nedenle Dünya’dan hep aynı yüzü görülür.
7. Ay’da gece ve gündüzler 15’er gündür.
8. Dünya üzerinde bir noktanın Güneş’i ikinci kez görmesi için aradan 24 saat geçmelidir. Buna “Güneş Günü” denir.
Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşü sırasında bir meridyenin yeniden ayın doğrultusuna gelebilmesi için gereken süre 24 saat 50 dakikadır. Buna “Ay Günü” denir. Bu yüzden bir Güneş yılı 365 gün 6 saat, Ay yılı ise 354 gündür.
9. Ay’ın Dünya’nın etrafında dönmesi sonucunda bazen Ay, Güneş ile Dünya arasına girer ve buna “Güneş Tutulması” denir. Bazen de Dünya, Güneş ile Ay arasına girer. Buna da “Ay Tutulması” denir.
10. Ay, yörüngesi üzerinde Dünya’ya en yakın olduğu zaman, Ay’ın ve Güneş’in çekim gücüne bağlı olarak okyanuslarda su seviyesi yükselmekte, diğer zamanlarda ise normale dönmektedir. Buna “Med-Cezir (Gel-Git)” denir ve bu yükselme – alçalma her gün 50 dakika gecikme ile olur. Çünkü Ay günü, Güneş gününden 50 dakika fazladır.
11. Ay’daki yer çekimi Dünya’dakinin 1/6’sı kadardır.
Read more

Caz (Jazz) Müzik Nedir? Caz Müziğin Kökeni Nedir? Ortaya Çıkışı ve Türleri


Caz (Jazz) müziği her ne kadar 1880′ lerde New Orleans’ta gelişmeye başladıysa da aslen kökeni Afrika’ dır. Sömürgenin yaygın olduğu dönemlerde Amerika’ya getirilen siyahlar buraya kendi kültürel müziklerini de getirmişlerdir. Burada köle olarak çalışırken tarlalarda söyledikleri şarkılar cazın temeli olmuş ve 1920′lerin başında New York, Los Angeles ve Chicago’da yapılan kayıtlarla son şeklini aldı. O zamanlar birçok değişik akım cazın ortaya çıkışında yol gösterici olmuştur. Bunlardan biri melodilerin ve akorların eşliğinde simgesel olarak özgürlüğe kavuşma çabalarıydı. Bu akım bugün doğaçlama olarak tanımladığımız olaya liderlik etmiştir. Bir diğeri ise, siyahi Amerikalıların yarattığı blues ve ragtime gibi müzik türleriydi.
Caz müziğinin neden ve nasıl Amerika’da ortaya çıktığını ve bu kadar farklı türde müziğin nasıl biraraya geldiğini anlayabilmek için, Afrikalıların kölelik Amerika’sındaki yaşamlarına göz atmamız gerekir. Afrikalı köleler Amerika’ya getirildikleri zaman yanlarına müzik aletlerini almalarına izin verilmemişti. Ama onlar müzikal zevklerini ve geleneklerini yanlarına almışlardı. Afrikalıların yüzyıllar önce yaptığı bu hareket, Avrupa müziğinin neden Afrika kökenli Amerikalılar tarafından çalındığında daha farklı duyulduğunu biraz da olsa anlamamıza yardımcı olabilir. Örneğin bazı köleler Avrupa kökenli kilise müziklerini, yöresel müzikleri ve dans müziklerini kendi müzik zevk ve geleneklerine uyacak şekilde değiştirdiler. Onların çocukları da atalarının müzikteki bu davalarının peşinden gittiler. Böylelikle bu müziksel tercih nesilden nesile devam etti.
Caz Neden New Orleans’da Ortaya Çıktı?
King Oliver Creole Band
Fransızlar 1718 yılında New Orleans’ a yerleşmeye başladılar ve 1719 yılında yüz kırk yedi siyah köle buraya getirildi. 1722 yılının başında New Orleans’ta kölelik tamamen yayılmamıştı, hala özgür siyahlar vardı. 1763 yılında Fransızlar Louisiana topraklarını İspanyollara hediye ettiler. Ancak 1769 yılına kadar İspanyolların kuralları bu topraklar üzerinde tam olarak geçerli olmadı. Daha sonrasında gelen İspanyol kurallarına rağmen, Fransızların dilleri ve gelenekleri hep ön plandaydı. 1801′de İspanyollar Louisiana’yı Fransızlara geri verdiler. Ancak İspanyolların koymuş olduğu kurallar, 1803′ te Louisiana Amerika Birleşik Devletleri tarafından Fransızların elinden alınana kadar, geçerliliğini sürdürdü.
İspanyolların bu topraklar üzerindeki etkisi bazı sosyolojik örneklerde göze çarpıyor. Örneğin o yıllarda farklı etnik gruplardan insanların birbirleriyle evlenmeleri Louisiana’da çok sık gerçekleşen bir olaydır. Ayrıca İspanyol kuralları çok sayıda kölenin özgür kalmasını sağlamış, bu da özgür siyahların sayılarının artmasına neden olmuştur. 1800′ lerin ortalarında siyah ve beyaz ırkın biraraya gelmesi, Avrupa ve Afrika geleneklerinin etkileşimlerine yol açmıştır. İki ırkın birleşmesinden oluşan bu yeni ırk Creole toplum olarak bilinir ve Creole’ler biraz Afrikalı biraz da Fransızdır.
New Orleans caz müziğinin ortaya çıkması için ideal bir yerdi. Mississippi Nehri’nin ağzının yakınında olan New Orleans Amerika için gelişmekte olan bir ticaret yoluydu ve bu nedenle o zamanlar ticaretin merkeziydi. Ticari öneminin yanısıra bir liman şehri olduğu için buraya dünyanın heryerinden insanlar geliyordu ve New Orleans günden güne kozmopolitik bir yerleşim merkezi şeklini alıyordu. Bu kadar renkli bir yerin eğlence hayatı da çok renkliydi. New Orleans’ta birçok bar vardı ve bu barlarda sık sık dans partileri yapılıyordu. New Orleans’ taki bu yoğun eğlence hayatının sonucu olarak, bölgedeki müzisyenlere birçok iş imkanı doğuyordu. Bu dönemde canlı müziğe çok büyük bir istek vardı ve yeniliklere olan ihtiyaç devam ediyordu. Bu istek ve ihtiyaaçlar müzisyenlerin yeni stiller yaratmalarına neden oldu. Müzisyenler değişik ve garip yaklaşımları harmanladılar, gözden geçirip yeniden düzenlediler. Bu gelişmeler cazın ortaya çıkışında büyük rol oynadı.
Caz Orkestralarının/Bandolarının Kökeni

O yıllarda orkestralar açıkhavada yapılan birçok aktivitede (piknik, spor etkinlikleri, politik konuşmalar) çalıyorlardı. Dans etmek 19.yüzyılın en popüler aktivitesiydi. Dans için orkestralar etkinliklerin öncesinde müzik yapmaya başlarlardı. Bandolar bu tür aktiviteler için tercih ediliyorlardı. Bandolarda üflemeli çalgılar (kornet, trombon vb.) haricinde sadece davul ve ziller yer alıyordu. Kapalı salonlarda yapılan aktivitelerde büyük orkestralara ihtiyaç duyulmuyordu. Bu tür yerler için “string band” denilen topluluklar seçiliyordu. Bu topluluklarda, bandoların aksine üflemeli bir enstrüman yanında gitar keman bas ve piyano bulunuyor ve vurmalı çalgılar yer almıyordu.
Amerikan iç savaşından önce New Orleans’ta bu tarz orkestralar vardı ancak savaşla birlikte bu orkestraların sayıları arttı. New Orleans ve çevresinde otuza yakın orkestra vardı. Bu orkestralar askeri marşların ve yurtseverlikle ilgili şarkıların çalındığı konserler veriyorlardı. Bu dönemde, gerek Brass Band’lerin gerek te String Band’lerin varlığı New Orleans’ ın orkestral gelenekleri için uyarıcı bir unsur olmuştur.
Ragtime
1800′lerin sonunda ragtime New Orleans’ta çok popülerdi. Rag kelimesi askeri marşların ve Afro-Amerikan banjo müziğinden alınmış ritimlerin birarada kullanıldığı müzik türü anlamına gelir. Genellikle ragtime ilk olarak 1890′larda görülen, piyano için yazılmış müziklere verilen isimdir. Bu tarzın en önemli sanatçısı Scott Joplin’dir(1868-1917). Ragtime terimi sadece piyano için yazılan bir müzik olmanın dışında müziğe giriş devrini tanımlamakta da kullanılır. Örneğin, 1890-1920 yılları arasında New Orleans’ta ragtime piyanistlerinin yanısıra ragtime orkestraları, ragtime şarkıcıları ve banjo ile ragtime yapan müzisyenler vardı. Bugün caz müzisyeni olarak adlandırdığımız müzisyenlerin birçoğu, o zamanlar kendilerini ragtime müzisyeni olarak tanıtıyorlardı. Bu yüzden bazı müzikologlar ragtime’ın ilk caz stili olduğunu düşünürler. Tutucu görüşlere göre ise, ragtime bir caz stili değildir. Sadece biraz doğaçlama içerir ve cazın swing duygusundan oldukça uzaktır. Bununla beraber ragtime’ın cazın habercisi olduğunu söylemek kaçınılmazdır…
Cazın Dansla İlişkisi
Cazın New Orleans’ta çok popüler olan rag ve blues’dan türediği çok sıradan bir düşüncedir. 1905-1915 yılları arasında ortaya çıkan grupları caz grubu olarak kabul edersek, New Orleans’lı bandoların repertuarlarının çok az bir bölümü rag tarzındaydı ve on iki barlık blues parçaları beklenildiği kadar yaygın değildi. Diğer taraftan caz repertuarları hakkında mevcut olan düşüncelerimiz ilk caz müzisyenlerinin müziğini yansıtmamaktadır.
Bugün yapılan caz müziğinin aksine; cazın ilk dönemlerinde insanlar cazı dans etmek için tercih ediyorlardı, sadece dinlemek için değil. Bu müziğin vuruş formu ve ruhu dansçıların ilgisini çekiyordu. Erken caz dönemi müzisyenleri repertuarlarını dansçılara eşlik edecek şekilde düzenlerlerdi. Danstaki değişiklikler ve dansın genelde kazandığı popülerlik cazın evriminde çok etkili olmuştur.
Louisiana Beşlisi
Yirminci yüzyılın başlarında New Orleans’ta tören orkestraları ve dans orkestraları aynı müzisyenleri ve büyük ölçüde aynı repertuarları paylaşıyorlardı. Öyle ki geçitlerde çalan müzisyenler geçit bittikten hemen sonra dans salonuna giderler ve enstrümanlarını değiştirip burada müzik yapmaya devam ederlerdi. Salon dansçılarına eşlik eden bu gruplar keman, gitar, bas ve bir ya da iki nefesli çalgıdan meydana gelen orkestralardı. Dansçılara eşlik edebilmek için müzisyenler değişik kaynaklardan çıkan müzikleri biraraya getirirlerdi. Çoğu zaman zorlayıcı ritimlerde parçalar çalmaktan kaçınırlardı. Bu yaklaşımlar cazın özünü oluşturmuştur ve bu dönem müzisyenlerinin çalış şekli “caz ne çaldığın değil, nasıl çaldığındır” düşüncesine önderlik etmiştir. Diğer bir düşünceye göre ise; “caz, dansçılar için yazılan müzikten ortaya çıkarak büyüyen bir müziktir” şeklindedir. Peki dansçılar için yazılan ve sonra şekil değiştirerek cazın gelişimini sağlayan bu müzik neydi ? O dönem müzisyenlerinin yaptığı müzik bugün New Orleans Cazı olarak da bilinen Dixieland tarzıdır ve insanlar her ne kadar Dixieland tarzını beyaz orkestra müziği olarak ayırsalar da, bu tarzın cazın ortaya çıkışındaki etkisi asla gözardı edilemez.
Doğaçlama

Doğaçlama müziğin önemli bir unsurudur ve sadece şimdiki Avrupa müziğinde az kullanılmaktadır. Doğaçlama biraz Afrika müziği ama daha çok cazdan oluşur. Müzikologlar Afro-Amerikanların doğaçlama geleneklerini Afrika müziğinden aldıklarından çok emin değildirler. İlk önce müzik kültürlerindeki doğaçlamaya, yeni dünyaya katılan kölelerin ne gibi bir etkisi olduğunu düşünmek gerekir.Örneğin Gana’nın tipik davul yapısında baş davulcu işaret vermeden sorumludur. Onun çaldığı bölüm diğer müzisyenlerinkinden daha değişkendir, dolayısıyla bu doğaçlama olarak varsayılabilir. Madinka davul yapısında baş çalgıcının diğerlerine göre daha fazla doğaçlama yapma imkanı vardır fakat bütün grup üyeleri kendi bölümlerinde ufak tefek oynamalar yapabilirler. Bazı Afrika korolarında şarkıcılar koro liderinin kendi bölümlerinde değişik varyasyonlar yapmasına izin verirler. Bu perspektiften bakıldığında görülmesi gereken şudur; her nasılsa bu çalışmalar bugünkü caz içerisinde bulunan doğaçlamaya yakın değildir. Batı Afrika şarkılarında ve Afro-Amerikan Blues şarkılarında, kendi içinde gelişen doğaçlamalar çok çok detaylı melodi satılarının keşfedilmesiyle oluşmuyordu. Bunun yerine müzisyenler yaratıcılıklarını baştan sona kadar devam eden tek bir sesle, zamanla, perdeyle ve müziğin başındaki ve sonundaki tınıyla oynayarak ortaya koyuyorlardı.
Doğaçlama sırasında müzisyenler, melodilerin ritimleriyle oynarlar, vuruşlar biraz daha erken veya geç başlatılır veya vurulan bir nota bir kere yerine birden fazla çalınabilir. Benzeri şekilde bir nota başlatılır sonra yumuşatılır, sonra tekrar inanılmaz garip bir ses artışıyla yükseltilebilir. Bazen bütün cümleler ritmi belirginleştirmek için değişik şekillerde yerleştirilir. Bu “ritmik yerdeğiştirme” olarak bilinir. Bu teknikler -pop müzikten etkilenmiş olmasına rağmen- hala Afro-Amerikan kökenli ilahilerde kullanılmaktadır.
Amerikada cazın oluşmaya başladığı zamanlarda, Avrupa müzik geleneklerinde doğaçlama adına iyi gelişmeler oldu. Doğaçlamayla müziği süslemek 20. yüzyılın başlarında konserlerde çok kullanılan bir yoldu ve bu uzun süre pop müzik ve folklorik müzikte de kullanıldı. 1800′ler boyunca konser piyanistleri bislerde sık sık doğaçlama yaparlardı. Alman ve Fransız klavye stillerinde doğaçlamaya “Preluding” denir.
1923 yılının sonlarında müzisyenlerin doğaçlamadaki yaratıcılıkları orkestranın programı tarafından yönlendiriliyordu. Bazı programlar konser sırasında spontane bir şekilde ortaya çıkardı. Bu programların iskeletleri genelde basılmış düzenlemelerden oluşurdu. İlk bakışta bu düzenlemelerde birçok bölümün birbirine uymadığı görülür. Trombonun kontür çizgileri, klarnetin obligatosu ve trompetin melodilerindeki varyasyonlar spontane bir şekilde çalınır. Bunlara eşlik eden diğer melodiler ise yine yaratıcı müzisyenler tarafından doğaçlanır ve çeşitlendirilir.
1920′lerin sonunda doğaçlamaya olan ilgi doğaçlamanın boyutunu arttırmış ve bugün bilinen cazda kullanılan doğaçlamaya yaklaşmasında etkin olmuştur.
Kullanılan Enstrümanlar
İlk caz grupları enstrümanlarını nereden buluyorlardı peki ? Avrupalı bandolar; trompet, trombon, klarnet, saksafon ve tubayı içeren orkestra modelini geliştirmişlerdi. 20. yüzyılın başında New Orleans’ta bando enstrümanları kullanan birçok siyah ve beyaz orkestra vardı. Bunlar parodiler, piknikler, danslar ve cenazeler için marşlar çalarlardı. Yeni dünyaya köle sağlayan Afrika bölgesinin trompet, klarnet ve saksafonu anımsatan aletleri yoktu.
Cazın Türleri
Caz müziği 100 yılı aşkın tarihi içinde çok farklı alttürler geliştirmiştir. Günümüzde de sürekli değişik açılımlara doğru giden caz müzisyenleri türlerarası geçişlere, kültürlerarası müzikal deneylere girişmektedir ancak ana hatları ile ve kronolojik olarak türleri ele almak istersek şöyle bir liste ile karşılaşırız:
    * Swing
    * Bebop
    * Cool Caz
    * Hard Bop
    * Free Caz
    * Caz Rock Fusion
Bence caz, bizim ülkemizde yok!! Ya da yok denecek kadar az. Yılda bir İstanbul Caz Festivali adı altında gerçekleştirilen ve beraberinde, diğer tür müzik konserlerinden de oluşan bir konserler dizisinden ibaret. Babylon ve diğer caz konserleri düzenleyen caz kulüpleri her ne kadar güzel konserler düzenlese de bizde caz olduğu anlamına gelmez. Bu Anadolu’da daha da acıdır. Ankara Caz Derneği, ODTÜ Caz Günleri ve üniversitelere bağlı küçük çapta caz kuruluşları; yetersiz, yapay, caz varmış izleniminden öte gitmemektedir. Bir avuç yürekli bu gençlerin çabaları;gerçek sanatın her dalında olduğu gibi, bilinen ve de bilinmeyen nedenlere takılmaktadır.
Peki bu neden böyledir? Bunu caz severler, neden böyle olduğunu düşünmüşler midir? Ya da düşündülerse, ülkemizde bir caz konservatuarının açılması için bir çaba göstermişler midir? Ankara Caz Derneği bununla ilgili ne gibi çalışma yapmıştır? Sesini duyurmuş mudur? Yoksa her müzik türünde olduğu gibi, birkaç konser organizatörlüğü dışında ne yapmıştır? Bu konuda caz severleri, organizasyonları ve bununla ilgili insanları tartışmaya davet ediyorum. Ve bu sorularıma ilgili yerlerden cevap bekliyorum.
Çok sesli müzik Atatürk sayesinde ülkemize geldi. Klasik Batı Müziği konservatuarları bu gün hemen her ilimizde mevcuttur. Klasik Türk Müziği, Türk Halk Müziği olsun, bunlar köklü geleneksel müziklerimizdir. Onlarında devlet destekli konservatuarları fazlasıyla mevcuttur. Avrupa’da hemen her mahallede olan caz konservatuarı, bu güne kadar bizde niye açılamamıştır? Yoksa Klasik Müzik camiası; “bunu nasıl olsa biz de yaparız” mı demişlerdir? Ya da bu eğitimin gelmesi için onlar bir uğraşı vermişler midir?
Gelişen ve değişen dünyada müzik de hızla değişmektedir. Klasik müziklerin her ne kadar değerli üstatları, yapıtları olsa da; 200 yıl hiç değişmeden aynı müzikleri dinlemek Avrupa’da artık doygunluk noktasındadır. Bu ülkemizde de böyledir. Yeni yapıtlar oluşamamıştır. Caza gelince, o da artık eski caz değil, “Çağdaş Caz”dır. Dünya Müzikleri’nin tadını yansıtır. Yenileşmiş ve de yenileşmeyi sürdüren müzik türüdür. Onun için Avrupa’da hatta ülkemizde aranılan müziktir. Ülkemizde diyorum. Çünkü izlediğim konserler bunu kanıtlıyor. Bu müzik bizim ülkede zor dinlenir diyen yöneticiler de gölge etmesinler. Halk iyi verileni alır.
Ancak; bu müziği icra etmek için eğitimi, hem de iyi eğitimi şarttır. Ülkede eğitimi olamadığı için yurt dışında emek veren, iyi eğitim alan cazcılarımız var mıdır? Kimlerdir? Tanıyor muyuz? Onlar ülkesine girebiliyorlar mı? Birikimlerinden faydalanmayı düşünen var mı? Yoksa bilimde de olduğu gibi önleri kapalı mıdır?? Sanatta sponsorluk üstlenen sayısız kuruluşların danışmanları bu konuda neden bir şey yapmazlarC a z N e d i r ?
Caz bir gezintidir: Garip bir sonsuzluk ya da genişlik duygusunu sürekli hissederek yürümek —bir ileri, bir geri, bazen yavaş ve sakin adımlarla, bazen de hızlı hızlı koşarak, sanki hiç duramayacakmış gibi özgürce fırlamak, atılmak, devinmek ve süzülmek…
Caz çalmak ve dinlemek bir çeşit özgürlük sınamasıdır. Güney Amerika’daki pamuk tarlalarında çalışan Afrikalı kölelerin ritmik vokalleri, solo geleneğini başlatan Louis Armstrong ve hızın zarifliğini insana ispatlayan “Bebop” ustası Charlie Parker –sanırım aynı sonsuzluk duygusu adına– insanoğlunun özgürlük arayışının müzikteki en önemli temsilcileri olmuşlardır. Tek tek her bir sesin ve bunların dili olan notaların, içinde bulunduğu kalıplaşmış armonik yapılardan sıyrılıp özgür kalabilmesi söz konusudur. Bu anlamda “caz” kavramlaşmıştır —ona, artık “müziğin en özgür tınısı” diyebiliriz.
Bir trompetçi dağın zirvesine çıkar, solosunu çalarak müziğini bulutlara doğru üfler —bu yaptığı bir çeşit yağmur duasıdır. Bulutlar dayanamaz ve yağmur yağdırırlar. Trompetçi duraklar, yağmurun ritmini dinler ve bir süre sonra ona eşlik etmeye başlar. Caz, masalsı bir genişlik duygusudur.
Caz müzisyenleri sahnedeyken dinleyicilerinin tepkisini alır ve onu yapmakta oldukları müziğe katarlar. Caz, bir bilinç akışı ve enstrümanların sohbeti olarak, her türlü terbiyesizliği içeren söylemdir. Bazı konuşmacılar, cümlelerini kurarken, bir şelale kadar aceleci ve coşkun, bazıları da bir göl kadar durağan ve dingin davranırlar. Caz, bilinç akışının cümlelerini ve söylemlerini müziğe yansıtır.
Louis Armstrong’a “Caz nedir?” diye sorulduğunda, “Eğer onun ne olduğunu bilmiyorsan, hiç kurcalama!” diyerek yanıt verdiği unutulmamalıdır.
***

C a z N e D e ğ i l d i r ?
Caz’ın ne olmadığını da ortaya koyarsak boşlukları biraz daha azaltmış oluruz. Caz kabare geleneğiyle birlikte birçok şov ortaya koymuş olsa bile, günümüzdeki bazı ticaret şebek(e)lerinin yaptığı gibi sadece “baldır, bacak ve kalça sergisi” değildir.
Caz köklerin müziğidir ve yozlaşmış taklitlerin dışındadır. O müzik, “Caz yapıyorum” diyen bir çok ruhsuzun yalanlarından ve “Caz ile bilmem hangi müziği sentezliyorum” diyen aşure meraklılarından çok farklı bir konumda -tüm bu olup biten rezilliklerin dışında- kahkahalar atarak bekleyen bir ruhtur. Caz, arayışların içinde yuvarlanarak deliliğin sınırlarına gelen, “sufi” özentisi psikopatların patlayan deney tüplerinden çok uzak bir şeydir. Caz, bir uyuşturucu değildir —aksine, bir bilinç halidir. Caz müzisyeni uyanık, çevik ve güçlü olmalıdır. Tımarhane kaçkınlarının ve uyuşturucu eşliğinde yapılan osuruktan deneylerin Caz ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Bu deneylerin daha çok “kuru” fasulye ile ilişkileri vardır. Herkes Jan Garbarek ya da Anouar Brahem gibi olmak ister ama bu “uyuşturucu” kullanmakla olacak iş değildir. Bu iş bilinç ister.
Sertab Erener gibi güçlü sayılan vokallerin ya da geniş oktavlı ses gücünün cazla bir alakası yoktur. Eşeğe altın semer taksan bile, eşek yine “eşek”tir. Kısacası, Caz’ın akademik tarafları vardır fakat bilinmelidir ki “akademik eğitim cehaleti törpüler, eşeklik bâki kalır.”
Zafer Yalçınpınar – 21 Kasım 2003 
Read more

Dilimizin Yabancı Dillerin Etkisinden Kurtarma




Dil yaşayan bir varlıktır. Kendisini oluşturan ulusun yaşamıyla birlikte gelişir; o ulusun türkülerini, efsanelerini, destanlarını, geleneklerini, düşünce sistemini, yaşam biçimini… kısaca kültürünü oluşturur. Dil olmazsa bir ulustan söz edilemez. Öyleyse dilin niteliği bir ulusun kültürel yapısını, gelişimini yakından ilgilendirir.
Her dilin kendine özgü bir yapısı vardır. Dolayısıyla dünyaya bakışımızı, benliğimizin bir parçası olan anadilimiz koşullandırır.
Eğer bir ulusun dili yabancı dillerin etkisinde kalıyorsa, insanlar kendi dillerinin sözcük ve tamlamaları yerine yabancı dillerin sözcük ve tamlamalarını kullanıyorlarsa bu durum kültürel yozlaşmaya yol açar; o ulus başka kültürlerin egemenliği altına girer; dili, buna bağlı olarak da kültürü gelişemez.
Her dil başka dillerden sözcük alır. Bu durum belli bir noktaya kadar normaldir. Dile yerleşmiş, halkın benimsediği ve kullandığı yabancı sözcükler artık o dilin sözcükleri olmuşlardır. Ancak dilin yapısını bozacak şekilde bir veya birkaç dilden yoğun bir biçimde sözcük ve dilbilgisi yapıları alınıyorsa bu normal değildir. Dilimizin geçmişte Arapça, Farsça karşısında yaşadığı durum budur.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde bilim dili Arapça, edebiyat dili olarak Farsça kullanılmış; Arapça, Farsça, Türkçe öğelerin birleşmesinden oluşan ve Osmanlıca diye adlandırılan yapma bir yazı dili ortaya çıkmıştır. Belli bir kesimin kullandığı, halkın büyük bir çoğunluğunun anlamadığı bu dile Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde bazı yazarlarımız da karşı çıkmaya başlamış; dilde sadeleşmeyi, dilimizin Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtarılması gerektiğini savunmuşlardır. Bunlardan biri önemli öykü yazarlarımızdan olan Ömer Seyfettin’dir.
Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandırıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk’ün her alanda gerçekleştirdiği devrimlerinin içinde “dil devrimi” önemli bir yer tutmaktadır. Dilimizin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması ve geliştirilmesi için Türk Dil Kurumunu kurdu.
Atatürk, Türkçenin ulusal nitelik kazanmasını ulusal bağımsızlığın da bir gereği olarak görüyordu. Bunu şu sözlerinden anlayabiliriz:
“Millî duygu ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
Türkçe’nin yapısına uygun olmadığı ve öğrenilmesi zor olduğu için Arap harfleri kaldırılarak yerine Lâtin kökenli Yeni Türk Alfabesi kullanılmaya başlandı. Arapça, Farsça sözcük ve tamlamaların yerine Türkçelerinin kullanılması için sözcük türetme çalışmalarına başlandı. Örneğin; vesika yerine belge, nebat yerine bitki, lügat yerine sözlük, müspet yerine olumlu, menfi yerine olumsuz, muallim yerine öğretmen vb. sözcükler kullanılmaya başlandı.
Dil devrimi büyük ölçüde amacına ulaşmıştır. Yaklaşık altmış yıl önce romancı ve denemecilerimizin eserlerinde Türkçe sözcük oranı % 35-40 oranındayken bugün bu oran % 90-95 düzeyindedir. Bugün yazı dili ile konuşma dili birbirine yaklaşmıştır.
Ancak dilimizin geçmişte yaşadığı sorunlar bugün de karşımıza çıkmaktadır. Arapça ve Farsçanın yerini bugün İngilizce almıştır. Dilimize İngilizceden sözcük ve terimler girmekte, kimi harflerin İngilizce okunuşu tercih edilmekte, iş yerlerine İngilizce adlar verilmekte, marka adları İngilizceden seçilmektedir. Ülkemizdeki bazı okullarda İngilizce öğretim yapılmaktadır.
Edebiyatçı, Prof. Dr. Tahsin Yücel’in “Türkçe’nin Kurtuluş Savaşı” adlı kitabında, yabancı dille öğretim yapan bir özel öğretim kurumunun, gazetelerde, “Siz hâlâ annenizin dilini mi konuşuyorsunuz?” biçiminde reklâmlar yayınladığı yazmaktadır.
Bazı televizyon kanalları Türkçe sözcüklerin kısaltılmasıyla oluşturdukları adlarını İngilizcedeki okunuşlarıyla söylemektedirler. Örneğin “NTV” harfleri neden “en ti vi” şeklinde okunuyor? Bu harflerin Türkçedeki okunuşları “ne te ve” değil midir? “Has Bilgi Birikim” sözcüklerinin kısaltılmışı olan “HBB” harfleri “eyç bi bi” şeklinde söyleniyor. Oysa bu harfler Türkçede “he be be” şeklinde okunur. “The Marmara Oteli, Dürümland” vb. çarpık örnekler çoğaltılabilir.
Bu konuda duyarlı olmalıyız ve tarihimizde yaşadığımız hatayı bugün tekrarlamamalıyız.
Dilimizin bir kez daha yabancı dillerin etkisinde kalmasına, gelişiminin engellenmesine karşı çıkmalıyız.
Bunu nasıl yapabiliriz?
Türkçesi olan kavramların İngilizcesini kullanmamalıyız. Dilimizi iyi öğrenip güzel konuşmaya, bizden sonraki kuşaklara doğru bir biçimde aktarmaya çalışmalı, bu konuda bilinçli davranmalıyız.
Türkçeyi iyi bilmek ve doğru konuşmak yalnızca Türkçe Öğretmenleri’nin, edebiyatçıların işi değildir. Bu dili konuşan herkes bu sorumluluğu taşımalıdır.
TÜRKÇE ÖĞRETMENİ 
ŞENAY AYDIN
Read more

Nil Nehri Nerdedir? Nil Nehrinin Özellikleri Nelerdir?


Nil Nehiri

Mısır’da nil nehri
Kaynak Afrika
Ağız Akdeniz
Havza ülkeleri Mısır, Sudan, Burundi, Ruanda, Kongo, Tanzanya, Kenya, Uganda ve Etiyopya
Uzunluk 6.695 km
Kaynak rakımı 1.134 m
Akım 2.830 m³/s
Havza alanı 3.400.000 km²
Nil nehiri, dünyanın en uzun nehridir (6.695 km). Afrika kıtasının üçte birini kaplar. Güneyden kuzeye doğru akar ve üç ana kolu vardır: Beyaz Nil, Mavi Nil ve Atbera. Nehrin en uzaktaki kaynağı Burundi’deki Doğu Afrika Göller Bölgesi’ndeki Kagera nehri olarak doğar ve Tanzanya, Ruanda ve Uganda sınırlarını oluşturarak Victoria gölüne katılır. Asıl Nil nehri bu gölden Victoria Nili olarak çıkar. Kyoga ve Albert Göllerinden geçtikten sonra Albert Nili olarak yoluna devam eder. Nimule’de Sudan’a giren nehrin ana kolu, Melekal yakınında Bahrü’l Gazal ve Sobat Nehirleriyle birleştikleri yere kadar Bahrü’l Cebel, Mavi Nil Nehri ile birleştiği yere kadar da Beyaz Nil Nehri olarak anılır.
Mavi Nil Etiyopya’nın orta kesiminde doğar ve Beyaz Nil’e Hartum yakınlarında doğu kıyısından katılır. Asıl Nil son büyük kolu olan Atbera nehrini Hartum’un kuzeydoğusunda ve doğu kıyısından alır. Daha sonra kuzeybatıya doğru geniş bir S çizer. Bu arada üç çağlayanı aşarak nasır Gölüne katılır. Bu gölü oluşturan Assuan Barajı’nın aşağısında Mısır içlerinde kuzeye doğru akar ve Kahire yakınlarında Nil deltasıni olusturur ve Iskenderiye ile Dimyat’tan Akdenize dokulur.
Mısır’da Nil Nehri’nin sulama amacıyla kullanılması çok eski bir geçmişe dayanır. 19. yüzyılda baraj ve kanalların yapımı ile daha geniş bir alanda ve sürekli sulama olanağı sağlanmıştır. Nil nehri üzerinde bulunan Assuan Barajı hem sulama, hem de elektrik üretiminde Mısır için hayati bir önem taşımaktadır. Nil nehri tarih boyunca ve günümüzde taşımacılıkta da yoğun olarak kullanılmaktadır.

Read more