Renk Nedir? Renklerin Tonları ve Renk Çeşitleri


renk_tekerlegi.jpg

RENK NEDİR ?
Rengin görsel bir değer, ama “amaç değer” olarak ele alıp kullananlar, resim sanatında “Emprosyonist” akımının temsilcileri olmuştur. Emprosyonistlere kadar renk üzerinde bulunduğu objeyi ifade eden, onu tanıtan ona yapışık bir eleman idi. Bu subjektif ve hatalı bir anlayıştır. “ışık ve renk” in birbirine bağlılığı düşünülmemiş, ışık renklerden ayrı olarak değerlendirilmiştir. Eski inanışa göre ışık ve renk ayrı iki şeydir. Çağımızda ışık tayf renklerinden meydana gelmiş bir enerjidir. Işık aslında beyaz bir ışık değildir. Güneş ışığı, tayf renkleri halinde, birbirine girişmiş olarak objeler üzerine düşer ve onu aydınlatır. Her obje ve varlık, eski inanışın ötesine “belirli ve değişmez” renklere sahip değildir. Renk objeler üzerinde daima değişir, değişim ışığın geniş açısına ve cismin ışık yansıtma yeteneğine bağlıdır.
Doğanın renkleri gözümüzün önünde değişir. Bahçedeki çisimlere günün en şiddetli olduğu zamanlarda baktığımızda başka, akşamüzeri güneş batarken baktığımızda başka türlü görünürler. Bu değişiklik güneş ışığının sabah saatlerinde az etkili, öğle saatlerinde çok kuvvetli, akşam saatlerinde ve gece daha farklı olmasındandır.
RENGİN TANIMI
Renk ses gibi bir titreşim olayıdır. Rengi belirlemek için 
1) Işık 
2) Görünen yüzey
3) Gören göz üçlemesi gerekir.
Işık ve renk bir enerjidir. Renk gözle algılanan bir ışık olayıdır. Işığın eşya üzerine çarpması ile yansıyan ışınlarda göz yoluyla duyumsanıp algılanabilen bir “elektromanyetik” olayıdır. Rengi değişik olanlar farklı tanımlamışlardır.
a) Rengi Psikolojik Olarak Tarif Edenler : “Beynimizde uyanan bir duygudur. Maddi olmaktan ziyade subjektiftir. Örneğin mavi duyumu gibi…Renk düzenleri ile yaratılır. Renk bir duygudur.” 
b) Rengi Fizyolojik Olarak Tarif Edenler : “Çeşitli ışık cisimlerinin göz retinası üzerinde sinirleri uyarma yolu ile meydana getirilen fizyolojik bir olaydır. Renk bizdedir, sinir sistemimizde mevcuttur.
c) Fiziksel Olarak Rengi İzah Edenler : “Renk tayfla, ölçülerle rakamlarla geniş olarak belirlenebilen, fiziksel bir olaydır. Her türlü titreşimli ışık dalgalarından ibarettir. Göz ışık titreşimlerini , sinirler vasıtasıyla beyne ileterek rengin idrak edilmesini sağlar”

BEYAZ IŞIK

İngiliz fizikçisi Ishak Newton 1670’ de güneş ışığını, elmas bir prizmadan geçirerek, renkleri ayırdı. Karanlık bir oda da, ince bir delikten ışık geçirip, ışığı tıpkı gökkuşağındaki “yedi” renge ayırdı ve renk bilgisinin temelini ortaya attı. Renklerin kırılma açılarına göre spektrumdaki dizilimleri ;
1. Kırmızı
2. Turuncu
3. Sarı
4. Yeşil
5. Mavi 
6. Lacivert
7. Mor 
Newton (kırmızı, sarı, mavi) renklere esas – ana renkler denir. Yani meydana getirilemeyen renklerdir. (yeşil, turuncu, mor) renkler ana renklerin ikişer ikişer karışımı ile oluşmuş ana karışım renklerdir demiştir.

BOYA RENKLER

Boyamak demek; gelen ışığın kuvveti ve açısı ne olursa olsun. Işığın bir kısmını “emen” bir kısmını “yansıtan” yüzeyin bu özelliklerini değiştirmesi demektir. Boya renkler daha az ışıklıdır, şeffaflıkları düşüktür.
Turkuvaz = ¼ sarı + ¾ mavi
Çimen yeşili = ¼ mavi + ¾ sarı
Erguvan = ¼ mavi + ¾ kırmızı
Eflatun = ¼ kırmızı + ¾ mavi
Ateş kırmızısı = ¼ sarı + ¾ kırmızı
Kavuniçi = ¼ kırmızı + ¾ sarı
Oranlarıyla bu renkler elde edilir.
ZIT RENKLER
Bir esas rengin zıt rengi o esas rengin dışında kalan iki esas rengin karışımı ile elde edilen 1. Derece yardımcı renktir. Yada renk çemberinde bir esas rengin tam karşısındaki yardımcı renk o esas rengin zıt rengidir.
Kırmızı – Yeşil , Mavi – Turuncu , Sarı – Mor 

KOMŞU RENKLER

Bütünleyici renkler aynı zamanda birbirine zıt olan renklerdir. Bu renkler birbirinin zıddı olduklarından, yanyana geldiklerinde birbirlerini en iyi şekilde ortaya çıkarırlar. Bu sebeple, bir rengin bir yüzeydeki etkisinin daha belirgin olması isteniyorsa, o rengin yanına, zıt rengi, yani bütünleyicisi konabilir. 

RENGİN TONLARI

Renklerin gerçek değeri tayftaki halidir. Her renk beyaza doğru açıldıkça parlaklaşır. Tersine olarak siyaha doğru yaklaştıkça koyulaşır. Her rengin beyaz ve siyaha doğru çeşitli kademeleri vardır. Bir renk tonunun açıklık ve koyuluk derecesine ton değeri, valör denir. soruvecevap.blogcu.com Açık bir yeşil ile koyu bir yeşil arasındaki fark, renk farkı değil ton farkıdır. Bir rengin siyaha yakın en yakın en koyu tonu ile beyaza yakın en açık tonu arasında pekçok kademe bulunur. İki rengin farklı tonları yanyana gelirse, iki rengin değeri artar, açık renk açık, koyu renk daha koyu görünür.
Bir renk, eğer onu çevreleyen renk koyu ise, daha açık görünür.
Bir renk, onu çevreleyen renk daha açıksa , daha koyu görünür.
En yüksek, en güçlü renk kontrasları tamamlayıcı renklerin renkleri yanyana getirmesi ile elde edilir.

RENK DAİRESİ NASIL ELDE EDİLİR ?

Bir daire üç eşit parçaya bölünüp, bu üç noktaya 1) Kırmızı 2) Sarı 3) Mavi yerleştirilir. Dairenin üç eşit parçası da orta noktalarından tekrar üçe bölünür. Bu noktalara üç ana karışım renkler yerleştirilir. 1) Turuncu 2) Yeşil 3) Mor dairenin ana karışım renklerinin yanlarında kalan parçaları da orta noktalarından bölünür. Bu noktalarda ara karışım renkler yerleştirilir. 1) Kırmızı Turuncu 2) Sarı Turuncu 3) Sarı Yeşil 4) Mavi Yeşil 5) Kırmızı Mor 6) Mavi Mor 
Böylece renk dairesi oluşur. 

RENGE PSİKOLOJİK YAKLAŞIM

Psikolojide renk algılanan şeyin bir parçasıdır. Renkler üç ayrı biçimde görünürler 
1. Film Renkleri : Film renkleri ışık renkleridir. Durgun bir havada gökyüzünün maviliği gibi içine girebilirmiş gibi bir etki uyandırır. Film renkleri, neslelerin bir parçasıymış gibi algılanmazlar. Bir yüzeyi de belirleyemezler.
2. Derinlik Renkleri : Saydam nesnelere özgü renklerdir. ÖR. Bir şarap şişesinden yansıyan renkler, yada aydınlatılmış sigara dumanında görülen renkler derinlik renkleridir. Bu renkler kapladıkları üç boyutlu mekana tümüyle nüfüs eden renklerdir.
Read more

Osmanlı Devletinde Gerileme Dönemi Nedir


OSMANLI GERİLEME DÖNEMİ (1699 – 1792)
GERİLEME DÖNEMİ PADİŞAHLARI
- II. Mustafa (1695 – 1703)
- III. Ahmet (1703 – 1730)
- I. Mahmut (1730 – 1754)
- III. Osman (1754 – 1757)
- III. Mustafa (1757 – 1774)
- I. Abdülhamit (1774 – 1789)
- III. Selim (1789 – 1807)
* 18. Y.y. Dış Politika : Karlofça ve İstanbul Antlaşması’yla kaybedilen yerleri geri almak ve mevcut toprakları korumak amacıyla batıda Avusturya ve Venedik, kuzeyde Rusya ve doğuda İran ile savaşlar yapılmıştır.
* 18. Y.y. İç Politika : Bu yüzyılda Avrupa’dan geri kalındığı Pasarofça Antlaşması’ndan itibaren kabul edilmiş ve yapılan ıslahatlarda Avrupa örnek alınmıştır.

18. YÜZYIL SİYASİ OLAYLARI :
* 1703 Edirne Vakası (Cebeci İsyanı) : Sultan II. Mustafa devlet işlerinden elini çekmiş ve vaktinin çoğunu Edirne’de geçirmeye başlamıştır. Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin eline kalan devlet işlerinde önemli aksamalar görülmüştür. Bir de başkentin Edirne’ye taşınacağı söylentisi, yeniçerilerin isyanına sebep olmuştur. Şeyh’
ül-İslam öldürülmüş, II. Mustafa tahttan indirilerek yerine Sultan III. Ahmet getirilmiştir.
* 1711 Prut Savaşı : 18. Yy. başlarında Rus Çarı olan I. Petro Rusya’yı bir Avrupa devleti haline getirmiş ve tarihi bir dış politika tayin etmiştir. Bir taraftan Baltık Denizi’ne diğer taraftan Akdeniz’e açılmayı hedeflemiştir. Lehistan’ın iç işlerine karışması İsveç ile savaşlara sebep olmuş Poltova Savaşı’nda Ruslara mağlup olan İsveç kralı 12. Şarl’ın peşinden Petro da Osmanlı topraklarına girmiştir. Bunun üzerine Osmanlı, Rusya’ya savaş açmıştır. Prut bataklığında Rus ordusu sıkıştırılmışsa da Yeniçerilere güvenemediği için Baltacı Mehmet Paşa antlaşmaya razı olmuştur.
* 1711 Prut Antlaşması :
¨ Azak Kalesi ve çevresi Osmanlı’ya verilecek
¨ Ruslar İstanbul’da elçi bulunduramayacak
¨ Rusya Lehistan’ın iç işlerine karışmayacak
¨ Demirbaş Şarl ülkesine dönebilecek
¨ Çar Petro ve ordusu serbest bırakılacaktır.
Not : İstanbul Antlaşması’yla kaybedilen yerler ve haklar geri alınmıştır. Karlofça ile kaybedilen yerlerin de geri alınabileceği ümidi doğmuştur.
Not : Karadeniz yeniden Ruslar’a kapatılmış ve Türk gölü haline gelmiştir.
1715 – 1718 OSMANLI – AVUSTURYA VE VENEDİK SAVAŞLARI
Mora halkının Venedik idaresinden memnun olmayıp Osmanlı’dan yardım istemesi üzerine Venedik ile savaş yapılmış, Mora alınmıştır. Fakat bu olay Karlofça’nın garantör devleti olanAvusturya’nın Osmanlı’ya savaş açmasına sebep olmuştur. İki devletle birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti barış istemiştir.
* 1715 Pasarofça Antlaşması : Banat, Temeşvar ve Belgrat dahil Macaristan’ın büyük bir bölümü Avusturya’ya bırakıldı. Arnavutluk, Hersek ve Dalmaçya kıyıları Venedik’e, Mora Osmanlı’ya bırakılmıştır.
Not : Avrupa’nın üstünlüğü kabul edilmiş, Lale Devri başlamış ve ilk kez Avrupa örnek alınarak ıslahatlara girişilmiştir.
OSMANLI – İRAN İLİŞKİLERİ :
İran’ın Sünni Müslümanlara baskı yapmasıyla mezhep ve saltanat mücadelesi başlamıştır. İran’da ortaya çıkan bu karışıklıktan faydalanmak isteyen Rusya İran’a saldırınca Osmanlı Devleti de İran’a girmiş, Fransa’nın arabuluculuğu ile savaş olmadan Rusya ile 1724 İstanbul Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre, İran’ın kuzeyi Rusya’ya batısı Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştır. İran Osmanlı Devleti’nin ele geçirdiği toprakları geri almak isteyince Osmanlı – İran savaşları başlamış, 1732 Ahmet Paşa Antlaşması ile son bulmuştur. Buna göre, Tebriz, Kirman, Hemedan İran’da, Tiflis ve Dağıstan Osmanlı’da kalıyordu. Bu esnada İran’da, taht değişikliği olmuş, Safevi hanedanına son veren Avşar Türkleri’nden Nadir Şah tahta geçmiş ve yapılan anlaşmayı tanımayarak Osmanlı’ya savaş açmıştır. Sonunda 1746 Kerden (II. Kasr-ı Şirin) Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre; I. Kasr-ı Şirin Antlaşması esas alınmış ve Zağros Dağları sınır kabul edilmiştir. Böylece günümüze kadar süren dostluk dönemi başlamıştır.

1736 – 1739 OSMANLI – AVUSTURYA VE RUSYA SAVAŞLARI
Rusya’nın Kırım’a saldırması, Osmanlı – İran Savaşları’nda Kırım hanının göndereceği yardımın Ruslar tarafından engellenmesi, Avusturya ile Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni parçalama konusunda anlaşmaları üzerine savaşlar başlamıştır. Osmanlı Devleti bu yüzyılda bile iki büyük devlete karşı başarılı mücadeleler vermiş. Fransa’nın da arabuluculuğu ile antlaşma imzalanmıştır.
* 1739 Belgrat Antlaşması :
- Banat hariç, Pasarofça ile kaybedilen yerler geri alınmış
- Azak kalesi yıkılmak şartı ile Rusya’ya bırakılmıştır.
- Rusya Karadeniz’de donanma ve ticaret gemisi bulunduramayacak
- Rusya savaş sırasında işgal ettiği Kırım ve Eflak’tan çekilecektir.
Notlar : Gerileme döneminde imzalanan son karlı antlaşmadır.
- Karadeniz’in Türk gölü olduğu son kez kabul edilmiştir.
- Fransızlar’a verilmiş olan kapitülasyonlar 1740’da sürekli hale getirilmiştir.
1768 – 1774 OSMANLI – RUS SAVAŞI :
Rus çariçesi II. Katharina Deli Petro’nun yolundan gidiyor, Kırım’ı ele geçirmek, Balkanlar’da kendine ait devletçikler kurmak, Kafkaslar’ı ve Lehistan’ı ele geçirmek istiyordu. Lehistan’da çıkan taht mücadelelerine karışmış, Rusya yanlısı birini kral seçtirmiştir. Lehliler’in Osmanlılar’dan yardım istemesi üzerine Osmanlı – Rus Savaşları yeniden başlamıştır. Baltık Denizi ve İngilizler’in de yardımıyla Vebelitarık’tan dolaşan Ruas donanması Çeşme önlerinde Osmanlı donanmasını yakmışlardır (1770). Kartal meydan muharebesinde 180.000 kişilik Osmanlı ordusu 30.000 kişilik Rus ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğramıştır. Bu olayları duyan III. Mustafa kederinden ölmüştür. Tahta geçen I. Abdülhamit barış istemiş, 1774 Küçük kaynarca Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre; * Kırım bağımsız olacak (Böylece ilk kez halkının tamamı müslüman olan bir bölge kaybedilmiştir ve ilk kez halifeliğin siyasi gücünden faydalanılmaya başlanmıştır.)
* Azak kalesi ve çevresi Rusya’ya bırakılacak
* Ruslar istedikleri yerlerde konsolosluk açabilecek
* Rusya, Ortodoksların hamiliğini üstlenmiştir. (Rusya Osmanlı’nın iç işlerine karışma yetkisini elde etmiştir.)
* Ruslar kapitülasyonlardan faydalanabilecek (ilk kez)
* Rusya, Karadeniz’de savaş ve ticaret gemileri bulundurabilecek, Osmanlı limanlarını kullanabilecek (Karadeniz bir Türk gölü olmaktan çıkmıştır.)
* Rusya savaş sırasında işgal ettiği, Eflak, Boğdan ve Ege adalarından çekilecek, Osmanlı Devleti buralarda genel af ilan edecek, belli bir süre vergi almayacak ve halkın göç etmesine izin verecektir.
* Osmanlı Devleti savaş tazminatı verecek (Tarihinde ilk kez)
Önemi : Osmanlı Devleti’nin bu yüzyılda imzaladığı en ağır anlaşmadır.
- 1779 Aynalıkavak Antlaşması (Tenkihnamesi) : II. Katherina’nın Rusya yanlısı Şahin Giray’ı Kırım hanı seçtirmesi üzerine Kırım halkı Osmanlı’dan yardım istemiştir. Fakat savaş durumu ortaya çıkmadan Fransa’nın arabuluculuğu ile AynalıKavak Tenkihnamesi (1779) imzalanmıştır. Buna göre; Kırım bağımsız kalacak, Şahin Giray’ın Kırım Hanlığı’nı Osmanlı Devleti kabul edecektir.
- 1787 – 1792 Osmanlı – Rusya ve Avusturya Savaşları : Ruslar’ın Kırım’ı işgal etmeleri, göç eden halkı katletmeleri ve Osmanlı’yı paylaşma konusunda Avusturya ile anlamları üzerine savaşlar başlamıştır. Özi kalesinin Ruslar tarafından ele geçirilip halkının katledilmesi üzerine I. Abdülhamit kederinden ölmüş, yerine III. Selim geçmiştir. 1789 Fransız İhtilali olunca Avusturya, 1791 Ziştovi Antlaşması’nı imzalayıp savaştan çekilmiştir. Buna göre,
- Savaşta alınan yerler geri verilecek
- Unna ve Orsova çevresi Avusturya’ya bırakılacak
- Rusya ile savaş devam ederse Avusturya yardım yapmayacaktır.
Not : Osmanlı-Avusturya Savaşları sona ermiştir.
Yalnız kalan Rusya da barış istemiştir. 1792 Yaş Antlaşması’na göre;
- Kırım ve Özi Rusya’da kalacak
- Dinyester Irmağı sınır kabul edilecektir.
Not-1 : Dağılma dönemi başlamıştır.
Not-2 : Fransız İhtilali’nin çıkması Osmanlı’nın kaybını azaltmıştır.
XVIII. YÜZYIL ISLAHAT HAREKETLERİ
* Lale Devri (1718 – 1730) : Pasarofça Antlaşmasıyla başlamış, Patrona Halil İsyanı’yla sona ermiştir. Bu dönemde Avrupa’nın üstünlüğü anlaşılmış ve ilk kez Avrupa örnek alınarak ıslahatlar yapılmıştır. Bu dönemde askeri ıslahat yoktur. Yapılan ıslahatlar :
- İbrahim Müteferrika ve Sait Efendi tarafından ilk kez matbaa getirildi. (ilk teknik yenilik)
- Avrupa’da ilk kez geçici elçilikler açıldı. (Yeniliklerin öğrenilmesi maksadıyla).
- İlk çiçek aşısı uygulandı.
- Yeniçerilerden ilk itfaiye bölüğü oluşturuldu (Tulumbacılar).
- Yalova’da bir kağıt fabrikası kuruldu.
- İznik ve Kütahya’da çini imalathaneleri kuruldu.
- İstanbul’da kumaş fabrikaları kuruldu.
- Bilim ve tercüme heyetleri oluşturularak bir çok eser Türkçe’ye çevrildi.
- Mimari’de ilk kez Avrupa tarzında eserler inşa edildi (sivil mimari gelişti).
- Köşkler, bahçeler, kütüphaneler kuruldu.
- Bu dönemde minyatürde Levni, şiirde Nedim meşhurdur.
* I. Mahmut Dönemi Islahatları (1730 – 1754) : Aslen Fransız olan Humbaracı Ahmet Paşa tarafından Humbaracı ve topçu ocakları ıslah edildi.
Not : İlk kez Avrupalı birisinin tecrübesinden faydalanarak Islahat yapılmıştır.
Kara Mühendishanesi kurulmuştur. (Subay yetiştirmek için). Avrupa tarzında açılan ilk okuldur. Ordu onlu sisteme göre yeniden düzenlenmiştir.
* III. Mustafa Dönemi Islahatları (1757 – 1774) :
- Sadrazam Koca Ragıp Paşa öncülüğünde yapılmıştır.
- Baran dö Tot tarafından “Sürat Topçuları Ocağı” kurulmuşsa da bir müddet sonra kapanmıştır.
- Deniz Mühendishanesi (Mühendishane-i Bahr-i Hümayun) açılmıştır.
- İlk borçlanma başlamıştır.
* I. Abdülhamit Dönemi Islahatları (1774 – 1789) :
Sadrazam Halil Hamit Paşa öncülüğünde topçu ocakları ıslah edilmiş, Sürat topçuları yeniden kurulmuş, ilk yeniçeri sayımı yapılmış, ulufe alım – satımı yasaklanmış, İstihkam Okulu açılmış ve Cezayirli Hasan Paşa tarafından donanma ıslah edilmiştir.
* III. Selim Dönemi Islahatları (1789 – 1807) :
Köklü ıslahatlar yapmıştır. Yaptığı ıslahatlara genel olarak Nizam-ı Cedit adı verilir. Ayrıca hususi olarak Avrupa tarzında kurduğu bu orduya da bu ad verilir. Bu ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için İrad-ı Cedit adlı bir hazine kurulmuştur. Bu ordunun eğitimi için Levent ve Selimiye kışlaları yaptırılmış, Fransa’dan subaylar getirilmiştir. İlk devlet matbaası (Matbaa-i Amire) kurulmuştur. İlk kez Avrupa’ya daimi elçiler gönderilmiştir. Kara ve deniz mühendishanelerini geliştirerek Mühendishane-i Berr-i Hümayun ve Mühendishane-i Bahr-i Hümayun adı verilmiştir Yerli malı teşvik edilmiştir.

* Gerileme Dönemi Islahatlarının Genel Özellikleri 
:
- Avrupa örnek alınmıştır.
- Duraklamaya göre daha köklüdür.
- Askeri alanda ağırlıklıdır.
- Islahatlar, yapan kişilerin döneminde geçerli olmuş bir devlet politikası haline gelememiştir.
- Islahatlar, yeniçerilerin, halkın ve ulemanın tepkisiyle karşılaşmıştır.
- Yönetim ve hukuk alanında ıslahat yapılmamıştır.
- 17. Y.y.’a göre daha başarılı olmakla beraber devletin çöküşü önlenememiştir.
- Devlet adamları tarafından yapılmıştır.
Read more

T.B.M.M’nin İsyanlara Karşı Aldığı Önlemler Nelerdir?

1 Mart Tezkeresi TBMM’de Reddedildi


TBMM’nin İsyanlara Karşı Aldığı Önlem­ler:
1-İstanbul ile ilişkiler kesildi
2-İstanbul hükümetinin icraatları yok sayıldı
3-İstanbul’un halkı milli mücadelecilere karşı kış­kırtmak için yayınladığı fetvalara karşı; Ankara müftüsü Rıfat Börekçi fetva yayınladı
4-Damat Ferit Paşa vatan haini kabul edildi
5-29 Nisan 1920’ Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıka­rıldı
6-18 Eylül 1920’de İstiklal Mahkemeleri kuruldu
7-İsyanlara karşı Kuva-yı Milliye, merkez ordusu ve düzenli ordu kullanıldı
İsyanların Sonuçları:
1-Anadolu daha fazla işgal altında kaldı
2-Milli mücadelenin başarıya ulaşması gecikti
3-Yunanlılar Anadolu’da daha fazla ilerledi
4-Kardeş kanı akıtıldı
5-Anadolu birliği zedelendi
6-Ekonomik zayiatlar oldu
7-İsyanları bastıran TBMM’nin otoritesi arttı
Açıklamalar:
1-İsyanları kışkırtanlar ve çıkaranlar kutsal değer­leri kullandılar
2-Padişaha bağlılık, milli mücadeleyi halka kötü gös­terdi
3-Asker kaçaklarının bir kısmı isyanların insan gücünü oluşturdu
4-Yunan ordusu dahî bazı dönemlerde halifelik ordusu olarak tanıtıldı
5-İsyanların bastırılmasında TBMM’nin güçler birliği ilkesi etkili oldu
6-TBMM’ye karşı çıkarılan isyanlarda İstanbul yönetimi Milli Egemenliği; İşgalciler Milli Bağım­sızlığı hedef almıştır.
7-Milli Aşireti TBMM açılana kadar milli mücadele taraftarıydı
8-Mayıs 1919’da başlayan isyanlar 1921 yılı sonla­rına kadar devam etti.
Read more

MoonWalker Dansı Nedir? Nasıl Yapılır, Michael Jackson – Videolu Anlatım


”MoonWalk” dansı/hareketi nedir?

MoonWalk: 80 li yıllarda Michael Jackson tarafindan dünya dans literatürüne yerlestirilmis,vücudun dimdik sabit dururken ayaklarin sanki öne adim atiyor gibi gözükürken aslinda arkaya dogru kaymasi prensibine dayananve siyah makosenlerin içine giyilmis pariltili beyaz çoraplarla yapilmasi caiz olan dans türü.
1. Basamak: Öncelikle alçak ve ayağınızı kavrayan 1 çift ayakkabı bulun.
2. Basamak: Moonwalk yapacağınız zeminin çok fazla kuru yada sıkı olmamasına özen gösterin. Cilalanmış bir zemin bulun.
3. Basamak: İki ayağınız birbirine yakın şekilde durun. Sol ayak azacık sağ ayaktan önde olacak şekilde (sağ ayak parmakları sol ayağın yarısına kadar gelsin).
4. Basamak: Şimdi sanki adım atacakmış gibi, sağ ayağınızın topuğunu yukarı kaldırın ve parmaklar üzerinde durun. Sol ayak olduğu yerde duracak, onu hareket ettirmeyin.
5. Basamak: Sağ topuğunuzu indirirken, bütün ağırlığınızı sağ ayağın üzerine verin ve sol ayağı sağ topuğun hizasına gelecek şekilde geriye sürükleyin. Bu aşamada sol ayağınızın topuğu yerden çok az bir şekilde yukarda olması lazım. Geriye giderken sol ayağı hiç aşağıya itmeyin yoksa kaymayacaktır. Sağ ayağınızın topuğunu aşağıya yavaşça indirirken sol ayağın aynı hızda hareket ettiğinden emin olun. Sağ tarafın hızını ayarlamak çok fazla alıştırma gerektirecek.
6. Basamak: Bu hareketi zorluk çekmeden yapana kadar yapmaya devam edin.
7. Basamak: Bu harekette uzman olduktan sonra sol ayağınızı dışa doğru sallayın(sağ ayak parmaklarından 1 ayak boyu ileri) ama bunu yaparken çok fazla yukarı kaldırmayın ayak yere değiyormuş gibi gözüksün. Sol ayağın hiçbir bölümü diğerinden daha yukarı kaldırılmamalı.
8. Basamak: Sol ayakla yapılan bu hareketten sonra birkez daha sağ ayak topuğunuzu yukarı kaldırın. Sol dizinizin kırık olduğundan emin olun ve 5 numarayı tekrarlayın. Bütün hareketleri yapana dek alıştırma yapın. Bunu yaparken kendinizi çok rahat hissedeceksiniz. Er yada geç yer çekimine meydan okuyan o hareketi öğreneceksiniz ve moonwalk yürüyüşünü profesyonel bir şekilde yapacaksınız.

                          
Read more

Fuzuli Kimdir? Fuzuli’nin Edebi Kişiliği Nedir


Fuzûlî  Mehmed oğlu Süleyman, Fuzûlî (d. Kerbela, 1480- 90? – ö.Kerbela, Bağdat,1556) Azeri asıllı Türk divan şairidir. Asıl adı Mehmet oğlu Süleyman’dır.Öğrenimi hakkında kesin bir bilgi olmayıp, eserlerinden İslami ilimler ve dil alanında çok iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Türkçe divanının önsözünde 
“İlimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir” demektedir. 
Türkçe divanındaki şiirlerini Azeri lehçesinde yazmıştır. Aynı zamanda Arapça ve Farsça divanlarından bu dilleri de çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Eserlerinde kullandığı dil dönemindeki divan şairlerine göre daha sade, anlaşılır bir Türkçedir. Halk deyişlerinden bolca yararlanmıştır.Bedensel zevklerden ziyade tasavvufi bir aşk, ehlibeyte duyulan özlem, ayrılık acısı şiirlerinin konusunu teşkil etmiştir. Duygu ve düşüncelerini çok içten ve lirik bir şekilde ifade etmeyi kolayca başarmıştır. Bu açıdan bakıldığında Türk şiirinde karşılaştırılabileceği tek şair Yunus Emre’dir. Leyla ve Mecnun mesnevisi aynı konuda yazılmış (Arapça ve Farsça dâhil) en iyi mesnevilerden biridir.İran şiirinden Hafız, Türk şiirinden ise Nesimi ve Nevai çizgisini en başarılı şekilde kemale erdirmiştir. Kendisinden sonra gelen bütün divan şairlerini etkilemiştir.Kanuni’nin Bağdat’ı fethinden sonra (1534) padişaha kasideler sunmuştur. Padişah tarafından beğenilen kasideler karşılığında 9 akçelik maaşla ödüllendirilmiştir. Maaşını alamayınca Şikâyetname’yi yazmıştır. Şikâyetname Fuzuli’nin en önemli eserlerinden biridir. Şikâyetnamesinde Fuzuli şöyle der:
 “Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar.Hüküm gösterdim faydasızdır diye mültefit olmadılar.” 
Çokça zikredilen beyitlerinden bazıları şunlardır: 
Aşk imiş her ne var alemde / İlim bir kīl ü kāl imiş ancak. 
Mende Mecnundan füzun âşıklık isti’dadı var / Âşık-ı sâdık menem Mecnunun ancak adı var 
Hasılım yoh ser-i kûyunda belâdan gayrı / Garazım yoh reh-i aşkında fenâdan gayrı
 Eyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir / Men kimem sâkī olan kimdir mey ü sahba nedir
 Dest-bûsı arzusıyle ger ölsem dostlar / Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su  
Ya rab belâ-yı aşk ile kıl mübtelâ meni / Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ meni 
Yılda bir kurban keser halk-ı âlem ıyd içün / Dem-be-dem saat-be-saat men senün kurbanınam. 
Ger derse Fuzûlî ki “güzellerde vefâ var” / Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır
 Canımı cânân eğer isterse minnet cânıma / Can nedir kim, ânı kurban etmeyem cânânıma 
Başlıca eserleriHadikatü’s-Süeda (Kerbela olayını anlatan düzyazı)
Sıhhat u Maraz (tıp bilgileri)
Leyla vü Mecnun (3096 beyitlik mesnevi)
Beng ü Bade (444 beyitlik Türkçe mesnevi)
Heft Cam (tasavvuf içerikli, 327 beyitlik Farsça mesnevi) Saki name(tasavvuf içerikli mesnevi)
Şikâyetname(nesir türündedir)

Fuzili’nin Hayatı Hakkında Bilgiler

“Ey Allah’ ım! Ben Türk’üm, Türk diliyle yazmak istiyorum. Benden İltifâtını esirgeme!.. “
Türk dünyasının en ünlü şairi Fuzûlî’ye “acıların, ızdırapların şairi” dense yeridir. Gerçekten, bu büyük şair, hep acılar içinde yaşadı. Çektiği acıları şiir gergefinde nakış nakış işledi. Aşk onda ızdırap, aşk onda çile oldu.
“Ey Fuzûlî yâr eğer cevr etse ondan incinme; Yâr cevri âşıka dem muhabbet tazeler”
Ş iirlerine baktığımızda onu, bir karasevdâ şairi olarak görürüz, bu konuda söylentiler de vardır… Derler ki: Fuzûlî, gençliğinde Rahmetullah Efendi adlı bilgin ve yüksek mevkiîli bir kişiden ders alırken, hocasının kızına âşık olmuş… Aşkını kıza ve kızın babası olan hocasına açıklayamadığı için de, böyle yanık şiirler yazmış.
Bu söylenti ne derece doğru bilinmez. Ancak, bir gerçek var ki, bu büyük Türkmen şairi, şiirlerinde derin bir aşkı dile getirir.
“Beni candan usandırdı Cefadan yâr usanmaz mı? Şu gökler yandı ahımdan Muradım mumu yanmaz mı?
Gamın gizli tutardım ben Dediler: “Yâre kıl Ruşen” Desem, o bivafe bilmem İnanır mı inanmaz mı?”
Bu nasıl bir karasevdâ? Bir güzele duyulan derin bir aşk mı? Yoksa, bütün bu güzel söyleyişler Allah’a ulaşmak için yoğun bir sevgi ile tasavvuf yolunda doludizgin koşmak mı?
Edebiyat tarihçileri bu sorunun cevabını arayadursun, biz şairimiz Fuzûlî’yi anlatmaya dönelim.
Asıl adı Mehmet olan Fuzûlî, tahminen 1490 ilâ 1495 yılları arasında Irak Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Kerkük’de doğdu. Oğuzlar’ın Bayat boyuna mensuptur.
Fuzûlî, bütün ömrünü, Bağdat ve çevresinde geçirdi. Ne gibi işlerde çalıştığını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey; hayatının yoksulluk içinde geçtiğidir. Yaşadığı en rahat dönem Kanunî Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fethinden sonraki dönemdir. Kanunî, bu büyük şaire, Bağdat vakıflarının gelirlerinden hisse verilmesini emretmişse de, bu ödeneğin Fuzûlî’ye sürekli olarak ödenmediğini yazdığı “Şikâyetnâme”den anlıyoruz
Şüphesiz, fikir ve sanat bakımından çok üstün bir insan olduğu halde, hayatta lâyık olduğu refâhı elde edememiş olması da Fuzûlî’yi dertli dertli söyletmiştir. Ne var ki, Fuzûlî, dertli acılı olmaktan da mutludur.
“Çok oldukça gamım derdim bu aşk yolunda hoş hâlim Fuzûlî, şad olsun şükretmeyim mi, nimetim artar.”
Aşkın acısından, ızdırabından bahseder, fakat bundan haz duyduğunu ve kurtulmak istemediğini de anlatır. O sadece, derin ve yanık bir şair değil, O, şiir sanatının doruğundadır. Birçok mısrasını devrinde geçerli olan söz ve sanat hünerleriyle işlemiştir. Şiirlerinde pırıldayan zekâ, şaka ve zerâfet ışıkları, bu büyük şairin ne denli ince fikirli, olgun bir sanatkâr olduğunun delilidir.
Fuzûlî, Türk şiirinde bir çığırdır. Hayatta iken bile ünü Anadolu ve Azerbaycan Türkleri arasında yayılmıştı. Devrinin pek çok şairi kendisine “nazire” yazmıştı. Bâki, Bağdatlı Rûhî, Celâl Çelebi, Caferî, Şâhî gibi… Nedim ve Şeyh Galip de Fuzûlî’ye nazire yazanlar arasındadır.
Hâlen, bütün Türk budunları arasında en sevilen şairler arasındadır. Şüphesiz Fuzûlî’nin üstün bir söyleyiş güzelliğiyle aşkı şiir tezgâhında dokuması ve çile deryasından seslenişi; çileli olmaktan zevk alışı, bu büyük sanatçıyı farklı kılmıştır.
Şiir, gerçekten Fuzûlî’de güzel!
“Bildim ki tehlikeyle dolu aşk yolu fakat Ben dönmezim bu yoldan ölüm olsa gayeti.
Boyun helâkiyim düşebilmem ayağına Bir derde düşmüşüm ki bulunmaz nihâyeti.
Ben ki seni görende gider elden ihtiyar Gelmez beyana mihnet-i aşkın şikâyeti.
Şükret, Fuzûlî etme figan yâr kılsa cevr Ki, ehl-i aşka cevrdir onun inâyeti.”
Şiirlerinde tasavvufî yoğunluk vardır. Ancak bu “yoğunluk” şiir sanatı içinde gizlidir. Okuyucu, düşünerek bu tasavvufî yoğunluğu bulur. Fuzûlî’nin şiirlerinde, çok bilinen tasavvuf şairlerinde olduğu gibi, açık ifâdeler yoktur. O büyük şiir ustası, âdeta sınar, imtihan eder okuyanı.
Fuzûlî, Türkçe yanında Farsça’da yazdı. Eserleri arasında Türkçe Divânı, Leylâ ile Mecnun’u, ” Şikâyetnâme” adıyla tanınan mektubu, Hasan ile Hüseyin’in çektikleri ızdırabı anlatan Hadîkat-üs Suadâ çok tanınmıştır.
Hadîkat-üs Suadâ isimli eserinin bir diğer özelliği var ki; bu eserin de “Türk Fuzûlî” gönlünün bütün samimiyetiyle haykırır… Bu kitabın girişinde, “TÜRKÇE’yi” en güzel şekilde kullanmak istediğini, dile getirir ve bu konuda Allah’tan yardım ister:
“Ey Allah’ ım
Ben Türk’üm, Türk diliyle yazmak istiyorum. Benden İltifâtını esirgeme!..”
Türk Dünyası’nın bu ünlü şairi 1556 yılında Kerbelâ’da öldü. Onu rahmetle anıyoruz.

Read more

Altın Nasıl Oluşur? Altın Nasıl Elde Edilir


Altın, magma denen erimiş kayanın, katı kayanın içinde katmanlaşması sonucu oluşur. Magma soğuyup katılaşmaya başlarken, su ve diğer buharlaşabilen maddeler yüksek basınç altında magmadan ayrılır. Sıcak suyun ve buharın oluşturduğu yüksek basınç çevredeki katı kaya üzerinde yarıklar, çatlaklar meydana getirir. Bu ayrılan hidrotermal eriyiklerin yerleştikleri yerler işte bu yarık ve çatlaklardır. Hidrotermal eriyikler soğuduğunda, maddelerin tortulanması gerçekleşir. Bu tortulaşma özellikle de kuvarsın damarlar biçiminde çökmesiyle oluşur.
Altın göreli olarak alçak erime ısısına sahip olduğu için, bazen bu hidrotermal eriyiklerle birlikte bu kaya yarıklarının içine taşınır ve orada kuvars damarları içinde katılaşır. Altın ararken bakılacak ilk yerlerden biri magma gövdesinin katmanlaşmış olduğu kuvars damarlarıdır. Kaliforniyadaki Sierra Nevadanın en bilinen altın yataklarından biri Mother Lodedir. Eğer bu kuvars damarları aşınacak olsa, altın ırmaklar şeklinde akacaktır; bu da son yarım yüzyılda Sierra Nevada eteklerinde tavayla altın aramada nasıl başarılı olunduğunu açıklıyor.
İki tür maden ocağı vardır: birinci tür ocaklarda altın içeren kayaçlar, genellikle de damarlar, yerinde işletilir; ikinci türde ise altınlı alüvyonlar işlenerek altın elde edilir. Damarlarda altın oranı ton başına 6 ile 12 gram arasında değişir ve ocaklar çok derin katmanlara değin inebilir; çünkü cevher oluşumu, genellikle derin kayaçlara değin yayılır. Altınlı alüvyonların işletilmesi çok daha kolaydır; ayrıca yerinde işlenen kayaçlara göre daha düşük oranlarda altın içeren alüvyonlar bile elverişlidir. Öte yandan, başka maden ocaklarından gelen metaller (gümüş, elektrolit arıtma çamuru, kurşun, bakır, nikel) arıtılırken de altın elde edilebilir.
Atom numarası Z=79, atom ağırlığı M=196,967, simgesi Au olan geçiş elementi; bakır ve gümüş gibi elementler çizelgesinin BI sütununda yer alır.
Altının tarihçesi, doğal hali, çıkarılması, alaşımları, kimyasal ve fiziksel yapısı hakkında bilgiye yazının devamında ulaşabilirsiniz.
Altının Tarihçesi :
Doğal altının, insan oğlunun yararlandığı ilk metal olduğu düşünülmektedir. Bozulmaması, pırıltısı ve az bulunması, her dönemde ilgi görmesine neden olmuştur. Simyacılara göre altın, yeryüzündeki değersiz metallerin, güneş ve gfezegenlerin etkisiyle sürekli gelişerekulaşacakları son evreydi. Bu nedenle altın, genellikle metallerin kralı sayılıyordu.
Altının Doğal Hali:
Altın doğada çok yaygındır; ama yüzde oranlarının çok düşük olması nedeniyle, verimli işletmeciliğe elverişli bölgelere çok az rastlanır. Deniz suyunda altın oranı , bir ton su başına, yörelere göre 1-10 mg arasında değişir. Altın yatakları ikiye ayrılır : Birincil yataklar, ikincil yataklar. Birincil yataklar genelde kuvars bakımından zengin kayalardan oluşur; söz konusu kayalar, gümüş ve altın tellürürlerin (silvanit, kadaverit, krennerit, petzit, vb.) yanı sıra, çeşitli sülfürler (pirit, blend, stibit, galen, vb.) de içerir. İkincil yataklar birincil yatakların aşınmasından kaynaklanan alüvyon kökenli çökellerdir ve boyları milimetrenin 1/100 ünü geçmeyen altın tanecikleri, yoğunlukları nedeniyle toplaşarak, 25-30 kg lık kütleler oluşturabilir.
Altın Nasıl Çıkarılır?
Dünyada üretilen altının aşağı yukarı tümü, kuvarslı yada şistli damarlardan ve altınlı kumlardan çıkarılır. Altını ayırmak için mineraller mekanik yada kimyasal ilemler uygulanır. Mekanik yöntemde, mineral öğütülerek ince toz haline getirilir, sonra su ve yağlı bir madde karışımında yıkanır. İkinci yöntemde, altın yataklarının işletme olanakları çok çeşitlidir. Minerali öğütme yada yıkama sırasında, malgamalama (cıvayla alaşım) işlemine baş vurulabilir. Elde edilen malgama damıtılarak altın ayrılır. Ayrıca klor suyuyla (özellikle magamalamadan sonra) işleme olanağı verir (klorürleme). Günümüzde genellikle siyanürleme yöntemi uygulanır; metal, geniş havuzlarda potasyum siyanür yada sodyum siyanür içinde çözündürülüp, sonra bir başka metalle (çinko, aliminyum) işlenerek, altının çökelmesi sağlanır.
Bazı karmaşık altın minarellerini işlemede kolay yükselgenen metaller, gerek ayrımsal yükseltgeme yoluyla, gerek bazı asit yada buharların etkisiyle elenebilir.
Altını arındırmak için, metal önce altın klorüre dönüştürülüp, bu bileşik elektrolizle ayrıştırılır; yabancı metaller çamur içinde toplaşır.
Altın Ayarı ve Alaşımları :
Arı altına (1 000′ de 1 000 ) “24 ayar altın” adı verilir. 1 000′ de 900 lük altın para (kesin değer 0,9166) 22 ayar altından basılır. Merkez bankalarına yatırılan ve kuyumculara verilen altının kapsamı, yaklaşık %99,5 tir. Arı altın kolay dövülür ve bu yüzden sertliğini artırmak için başka metallerle alaşım yapılır.
Kuyumculukta işlenen altının ayarı ülkeden ülkeye değişir: 22 ayar, 18 ayar, 14 ayar, 10 ayar. Altından üretilen şeylerin üstüne, ayarlarını belirten damgalar vurulur. Altın alaşımlarında en çok kullanılan metaller, bakır, platin (ender olarak) ve gümüş’ tür.Bakır, altın para yada sarı altında; gümüşse %10 oranında ingiliz altınında ve %50 oranında beyaz altında yer alır. Kuyumculukta beyaz altın formulune göre hazırlanmış altın-gümüş alaşımının kullanımı günden güne yaygınlaşmaya ve sanayide kullanılması nedeniyle çok pahalı olan platinin yerini almaya başlamıştır.
Altın Madeni’ nin Fiziksel Özellikleri :
Arı altın, yansıma nedeniyle sarı, saydamlığı yüzünden yeşil görünen, çok yoğun (19 300 kg / m³) ve yumuşak bir metaldir. 1 063 °C’ de erir, 2 600 °C de, olağan basınç altında kaynar ve yeşilimsi sarı bir buhar çıkarır. Altın tel çekmeye en elverişli (1 gr altından 1 km tel çekilebilir), en kolay dövülen metaldir. 0,1 um kalınlığında yapraklar elde adilebilir.(yani bir milimetrelik kalınlığa ulaşmak için bu yapraklarda 10 000 tanesini üst üste koymak gerekir).
Altın Madeni’ nin Kimyasal Özellikleri :
Altın elektropozitif özelliği en zayıf metal olduğundan, kimyasal etkinliği çok düşüktür ve doğal olarak bozunmaz. B ileşiklerini oluştururken +I , +II (ender olarak) ve +III değerleriyle yükseltgenir. Holejenler altınla doğrudan doğruya bileşen aşağı yukarı tek element grubunu oluşturur. Altının önemli bileşiklerinden biri altın III klorürdür. Söz konusu bileşiğin hidrokilorik asit çözeltilerinden birinin hidrazi, fosfor, formik aldehit, vb indirgenmesi sonucunda, altının sudaki kolloyidal çözeltisi hazırlanabilir. Söz gelimi Cassius kırmızısı, rengini altın taneciklerinden alan sulandırılmış bir kalay IV oksittir ve altın II klorürün, kalay klorürle indirgenmesiyle elde edilir.
Bir altın III klorür çözeltisine hidroklorik asit katılmasıylaelde edilir. Holojenlerin altın üstündeki etkisi, bu maddeler oluşurken kolaylaşır. Olay altın suyunun altına etki etmesinin nedenini açıklar. Siyanür çözeltileri, oksijan eşliğinde altını çözündürür ve öok kararlı siyonorat iyonları oluştururlar; tepkimeden, mineralleri siyanürleme işleminde yararlanılır. Altının civayla bir araya gelmesini önlemek gerekir; çünkü bileşerek toz halinde bir alaşım (malgama) oluştururlar.
Read more

Matematik Sözcüğünün Anlamı Nedir?


“Matematik” sözcüğü, “bilim, bilgi ya da öğrenme” anlamına gelen Eski-Yunanca (máthema) sözcüğünden türetilmiştir ve (mathematikós) “öğrenmekten hoşlanan” anlamına gelir.

1) Matematik Nedir?
(1) Bütün bilimlerin temeli ve kaynağıdır
(2) Din, dil, ırk ve ülke tanımından uygarlık boyunca zenginleşen, sağlam kullanışlı evrensel bir dil ve kültürdür.
(3) İnsanların ortak düşünce aracıdır.
(4) Ölçülebilen nicelikler bilimidir.
(5) Şekil, sayı, çoklukların özelliklerini ve aralarındaki ilişkileri inceleyen bilimdir.
2) Matematiğin Konusu: Düşünebildiğimiz büyüklükteki sayılar ile düşünebildiğimiz
boyutlu şekiller matematiğin temel konusudur. Bunların dışında ölçü, kuvvet ve gök cisimlerinin hareketi de matematiğin konusudur.
3) Matematiğin Amacı: Matematikte tek amaç yoktur. Ancak önemli amaçlardan birisi insandaki doğuştan var olan düşünebilme yeteneğini geliştirebilmektir. Matematik karşılaştığımız olayları ve problemleri inceleme ve araştırma yapmak suretiyle doğruyu bulmamızı sağlar.
4) Matematiğin Önemi: Matematiğin önemi tartışılmaz. Çoğu bilimlerden matematiği soyutladığımız (çıkardığımız) taktirde o bilimler bilim olma kimliğini kaybeder. Matematiğin dili akıldır. Diğer bilimler, gözlenen olayları nicel bir şekilde ifade etmeye başlayınca matematikten yardım alır. Onun için bütün bilimlerin geniş kapısı matematiktir.
5) Matematiğin Uygulama Alanları: Matematik uygulama alanları özet olarak;
a) Doğa olaylarını açıklamak
b) Temel bilimlerle
c) Teknolojinin her türlü Mühendislik dalında
d) Biyoloji, tıp, eczacılık, tarım, gıda vb. gibi alanlarda
e) Ticaret, ekonomi, işletme, endüstri, maliye ve yönetim gibi alanlarda
f) Devlet ve kurum yönetiminde
g) Askeri amaçlarla
Matematiğin Faydası Nedir?
1. Doğru hüküm vermeyi sağlar.
2. Bilimsel düşünme yollarını öğrenip uygulamayı gerçekleştirir.
3. Pozitif düşünce (müspet düşünce) ilkesini benimsetir.
MATEMATIKTE NE YAPILIYOR ?
Matematikte,aksiyomlardan hareket edilerek teoremler ispatlanır.Buna göre,matematiği başka bir biçimde aşağıdaki gibi tanımlayabiliriz:
“Matematik,nesnel geçeklikten (yani,aksiyomlar yada aksiyomlar yardımıyla ispatlanmış teoremlerden) hareketle gene nesnel gerçekliği anlamak,onu biçimlendirmek için soyutlanan kavramlar ve bu kavramlar arasındaki ilişkilerdir.”
Bu tanım günlük hayatta yaşadığımız, resim yada müzik yapmak,tartışmaya girmek gibi pek çok olay için geçerlidir. Bu nedenle, matematik ,sanatta,edebiyatta,hukukta yani,yaşamın her alanında kullanılan yöntemlerin bir sistematiğidir.Sistematiğidir diyoruz çünkü,günlük hayatta “kuraldışı” olmasına karşın,matematikte “kuraldışı” yoktur.Matematikte kuraldışı olmadığı için,doğrulardan hareket edilerek doğrular bulunur.
Hemen akla şu soru gelir:doğrulardan hareket edilerek her iddia ispat edilebilir mi? Bu mümkün değildir. Çünkü,ispat edilemeyen pek çok iddianın varlığını biliyoruz.Acaba,yanlışlardan hareket edilerek her iddia ispat edilebilir mi? Bunun için ,bilinen hikayeyi hemen anlatalım:
Betrand Russel’a takılmak için sorarlar : “1=2 kabul edersek,sen Papa olduğunu ispat edebilir misin?” Cevap,
- Beni Papa ile aynı odaya kapatın. Odada kaç kişi var?
- 2 kişi
- Ama 1=2 dir. O halde,ben Papayım.
MATEMATİK VE YAŞAM
Yaşamımızın bazı bölümlerinde kıskacından bir türlü kurtulamadığımız matematikçin yaşamımızdaki yeri, matematiğin yaşama uygulanabilir yönleri nedir? Bu sorular çoğaltılabilir.
Yaşamımızda Mühendislik, tıp, temel bilimler ve hatta sosyal bilimlerde matematik temel unsurdur. Ancak matematik eğitiminde matematiğin sevdirilmesi esastır. Matematikten korkan öğrencilere, matematiği benimseyecekleri bir ruh yapısının kazandırılması esastır. Bunun için matematiği öğreticilerin yaratıcı olmaları, eğitim düzeni, kitapların ve sınav programlarının buna uygun olması gerekir.
Matematik öğretmenleri, yetenekli ve matematiğe yatkın öğrenciler dışında kalanlara, matematiği başarabileceklerini, diğer öğrencilerin kendilerinden çok üstün olmadıklarını, beraberce bu işi başarabileceklerine inandırmaları, onlara en üst düzeyde rehberlik yapmaları gerekir.
Belki bu durumdaki her öğrenciye matematik sevdirilemez. Ancak kazanılan her öğrenci matematik için olumlu puandır. Matematik belirli bir psikolojik hazırlıkla kavranılabilir. Toplam kültürün matematik dünyasının gelişmesine katkıda bulunmalı, kendi başına düşünebilen, kendine güvenebilen, yaratıcı olabilen özgür insanlar yetiştirebilmelidir.
Matematiği gerektiği gibi yaşamayan toplumlar bilimi, sanatı, günlük yaşamı Sağlıklı bir şekilde yaşayamazlar.
Matematik Fiziğin temeli olmuştur. Matematik olmadan fizikte araştırmalar yapılamaz.
Bilimin hayatımızdaki yeri ne kadar önemli ise, matematiğin bilimin içindeki yerde o kadar önemlidir.
Bilim ve teknoloji dışında matematiğin yaşamımızda yeri var mıdır?
Yaşamımızın farklı alanlarının matematiği varsa bunları keşfetmek, matematiği seven insanlara düşmektedir.
MATEMATİK
Matematik nedir?
Matematiğin amacı; insanların doğuştan getirdiği düşünme kabiliyetini geliştirmektir. Bu gelişmeyi sağlamak için, bizlere bir kısım bilgiler kazandırarak karşılaşacağımız olay ve problemlerde inceleme, araştırma ve karşılaştırmalar yaptırarak, düzenli ve dikkatli olmamızı, mantıklı düşünmemizi ve her konuda doğruyu bulmamızı sağlar. Problemleri çözerken değişik bağlantıları bulmak insana heyecan verir. Böylece insanda yeni şeyler bulma arzusu doğar. Bütün bilimlerin doğması ve gelişmesi insandaki bu arzudan doğmuş bu da matematik yardımıyla olmuştur. Bu sebeple bütün bilim dallarında matematikten yararlanılır. Matematik nitelikleri değil nicelikleri konu edinir, fakat niteliği bulunan herşeyin sayılabilir ve ölçülebilir olması, matematiğin fen bilimleri ve teknolojinin yanında değil sosyal bilimlerde de vazgeçilmez olmasını sağlamıştır. Bu yüzden matematik her öğrencinin öğrenmesi gereken bir bilimdir.
Matematiği niçin öğreniyoruz?
Ezberciliğe dayalı bilgi aktarımının esas alındığı geleneksel eğitim, günümüzde çocukların zihnini körelten bir mekanizma haline gelmiştir. Okulun asli görevi, çocuklara nasıl öğrenileceğini öğretmektir. Bugün okullarda yeni bilgi ile mevcut bilgiyi bütünleştirerek anlama, sentez yapabilme, bilgileri yorumlayabilme gibi beceriler değil; bilgiyi kitaptaki gibi öğrenme ve ezberleme gibi etkinliklere yer verilmektedir. Bunun sonucu olarak öğrencilerimizin çoğunluğu matematiğin gerçek manasını anlayamamakta ve “matematiği niçin öğreniyoruz?”, “bu dersin bana faydası nedir?”, günlük hayatta uygulaması nasıl oluyor?” gibi ifadeler kullanmaktadırlar.
İnsanlığın gelişmesine paralel olarak bilimde ve teknikte hızlı ilerlemeler olmuştur. zamanla gelişen ticaret ilişkileri sonucu para, ölçü, zaman, alan, Hacim vb. gibi kavramlar ortaya çıkmıştır. Fizik, kimya, biyoloji, mühendislik, astronomi, ekonomi ve psikoloji gibi bütün bilim dalları esaslarını geliştirmek ve sonuçlandırmak için matematiğin temel kurallarına uymak zorundadırlar. Bilim adamları, binlerce bilgiyi küçük bir bilgisayara programlama ve istenildiğinde bilgilere anında ulaşmada matematiğin gücünden faydalanırlar. İnsanlar günlük hayatlarında ihtiyaçlarını karşılarken matematik ve öteki bilimlerden faydalanırlar. Matematik bilimi insanda sistemli ve doğru düşünme yeteneğini geliştirmeyi amaçlar. O halde matematik, farkına varmasak da hayatımızın her aşamasında yer almaktadır.
Matematiği nasıl öğrenmeliyiz?
Matematik küçük yaşlarda verilen iyi bir temel bilgiyle öğrenilir, fakat bu demek değildir ki matematik ileriki yaşlarda da öğrenilmesin. Bu süreç ne kadar geciktirilirse öğrenme de o kadar zor olacaktır. Temel problem de buradan kaynaklanmaktadır. Öğrencilerimizin büyük çoğunluğu temel bilgileri zamanında alamadığından matematik hakkında önyargıya kapılıp, bu dersin zor olduğunu ve öğrenilemeyeceğini düşünmektedir. Temeli olmasa dahi matematik belirli bir düzeyde herkes tarafından öğrenilebilir. Bunun için ilk şart, matematiğin öğrenilebilirliğini kabul etmek ve o ders hakkındaki önyargıları bir kenara bırakmaktır. Matematiği öğrenmede öğretmenin rolü çok önemlidir. Bu dersi sevdirmek ve öğrenciyi belli bir düzeye getirmek öğretmenin görevidir, fakat unutulmamalıdır ki öğrenmede aktif olan, öğrenci olmalı ve herşeyi öğretmenden beklememelidir. Öğrenci kendisini ne kadar zorlar ve öğretmeni sadece yol gösterici olarak görür ve o yolda kendisinin ilerlemesi gerektiğini bilirse sonuca da o kadar çabuk ulaşır. Aksi taktirde öğretmenin ön plana çıktığı durumlarda öğretmen olmayınca öğrenme ve ilerleme de olmayacaktır. Genelde öğrenciler kolaycılığa kaçarak her şeyin çözümünü öğretmenden beklemekte, öğretmenin anlattıklarını anlamakla sonuca ulaşabileceğini zannetmektedirler. Halbuki anlamak ile yapmak çok farklı şeylerdir.
Bir problemi çözebilmek için önce o konu problem tipleri hakkında belli bir bilgi birikimine ihtiyaç vardır. O birikimi oluşturmadan çözülen sorular anlaşılsa dahi başka problemleri yapmada güçlük çekilecektir. Bu durum kişinin kendisini kandırmasıdır, soruyu algıladığını zannetmesidir. Bilgi beyne gitmiştir, fakat kalıcı olmamıştır. O yüzden konunun kalıcı olmasını ve problem tiplerinin beyne yerleşmesini sağlamak gerekmektedir. Bunu yapmak için de öğretmenin yaptığı çözümlü örneklerin tekrar tekrar incelenmesi, bıkmadan usanmadan soruların çözümlerine önce bakarak sonra cevabı kapatarak bir kez daha çözülmeleri gerekmektedir. Bu yöntem uygulanırsa artık o konu hakkında beynimizde belli bir birikim sağlanacak, artık başka sorular da yapılabilecektir. Değişik sorular çözerken öncelikle basit sorulardan başlanmalı konunun iyice pekişmesi sağlanmalıdır. Bir soru çözülemiyorsa pes edilmemeli, tekrar tekrar çözmeye uğraşılmalıdır. Unutulmamalıdır ki çözümüne zor ulaşılan sorular veya uğraşmanıza rağmen çözülemeyen sorular size çok şey katacaktır. Siz farkında olmadan konunun genel tekrarını yapmakta değişik durumları düşünerek bilgilerinizi sağlamlaştırmaktasınızdır. Son noktada yine çözülemeyen sorular soruyu çözen arkadaşlarınızla irtibata geçerek çözümlenmelidir. Hiçbir arkadaşınız çözememiş ise artık bu soru için öğretmeninize başvurabilirsiniz. Bu şekildeki bir çaba sizin hazırcı olmadığınızı göstererek gayretinizi ortaya koyacak ve kendinize güven duymanızı sağlayacaktır.
Öğrencilerin en büyük problemlerinden bir tanesi de unutma olayıdır. Temeli sağlam olmayan bir öğrenci, bir konuyu öğrense dahi çalışmaya ara verir, geri besleme yapmazsa o konuyu çok çabuk unutacaktır. Bu yüzden her konuyu gündeminizden eksik etmeyin ve geri besleme yaparak muhakkak konularla ilgili tekrar örnekleri yapın.
Read more