Fonksiyonlarına Göre Şehirler


TÜRKİYEDE KENTSEL YERLEŞME
     Türkiye’de, nüfusu 10.000 den fazla olan yerleşmelere kentsel yerleşme denmektedir.
     Sanayi, ticaret, eğitim ve yönetim  başta olmak üzere çeşitli görevleri bir arada toplayan, bu alanda çalışan insanların yaşadığı, yaşam biçimi bu görevlere göre şekillenen, çevresine etkileri bakımından merkezi özellik gösteren büyük yerleşim birimleridir.  Şehir yerleşmeleri görünümleri, sosyal yapıları, nüfusları, fonksiyonları vb. özellikleriyle kır yerleşmelerinden ayrılır. Son yıllarda şehir yerleşmelerinde nüfusun ve nüfus yoğunluğunun kır yerleşimine göre daha fazla olduğu, buna bağlı olarak da yaşam biçiminin farklılaştığı görülmektedir.
    Türkiye’de 1935′e kadar nüfusun % 80′i köylerde otururken, kent nüfusu % 20′sini oluşturuyordu. Ancak 1997 yılında yapılan sayım sonuçlarına göre ise nüfusun % 65′i kentlerde % 35′i kırsal kesimde toplanmıştır.Özellikle sanayinin gelişmesi sonucu köyden kente olan göçler ile Türkiye’de kentsel nüfus sürekli olarak artmıştır.
    Türkiye’de kentleşme hızı,sanayileşme hızından daha yüksektir. Bu durum gecekondulaşmayı (Çarpık kentleşme) ve buna bağlı olarak oluşan birçok sorunu beraberinde getirmiştir
    1997 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre; kentleşme oranının en yüksek olduğu bölge Marmara’dır. Bu durum, bölgenin çok göç aldığını ve sanayileşmede ileri gittiğini gösterir. Marmara’yı, Ege, iç Anadolu, Akdeniz, Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgeleri takip eder. Kentleşme oranı en az Karadeniz Bölgesi’nde görülür.

FONKSİYONLARINA GÖRE ŞEHİRLER:
       Şehir fonksiyonu denilince ona merkezi özellik kazandıran, gelişmesinde etkili olan sosyoekonomik özellikleri anlaşılır. Şehirsel fonksiyonlar genel olarak üç ana grupta toplanır:
* Ekonomik fonksiyonlar: Örnek: Tarım şehirleri, sanayi şehirleri, ticaret şehirleri
* Kültürel fonksiyonlar: Örnek: Üniversite şehirleri
* İdari fonksiyonlar: Örnek: Başkentler
1.Tarım Şehirleri:
    Şehrin kurulması, gelişmesi ve halen devam etmesinde tarım faaliyetleri etkilidir. Ekonomisi tarıma dayalı olan şehirlerdir. Çevre köylerin alışveriş yerleri, pazarları niteliğindedirler. Tarım yanında köylerde gerekli olan birtakım basit âletlerin yapılması ve satılması başlıca geçim kaynaklarıdır. Tarıma dayalı birtakım sanayi tesisleri de (değirmen, yağhane, çırçır fabrikası vb.) bulunur. Nüfusları genelde azdır.

      Ege Bölgesinde; Akhisar, Turgutlu, Salihli, Alaşehir, Ödemiş, Tire gibi. Marmara Bölgesinde ; Kırklareli, İnegöl, Lüleburgaz gibi. Akdeniz Bölgesi’nde; Kadirli, Ceyhan, Kilis, Kırıkhan, Burdur gibi. Karadeniz Bölgesinde; Bafra, Çarşamba, Giresun ,Rize, Düzce, Niksar gibi. İç Anadolu Bölgesinde; Karaman, Aksaray, Akşehir, Kırşehir, Nevşehir, Niğde gibi şehirler tarım şehirlerine en iyi örneklerdir.
2.Ticaret Şehirleri
       Ekonomisi büyük ölçüde ticarî faaliyetlere dayalı olan şehirlerdir. Bilindiği gibi ticaret, ucuz mal alıp pahalıya satarak aradaki farktan para kazanma faaliyetidir. Dolayısıyla ticaretin olabilmesi için öncelikle fazla miktarda mal üretimi yanında kolay ulaşım ve merkezî bir konum şarttır
       Genellikle ulaşım yolları üzerinde bulunan bu şehirlerde iç ve dış ticaret canlıdır. istanbul, İzmir, Mersin ve Trabzon gibi şehirlerde, serbest ticaret bölgeleri kurulmuştur. Bu bölgelerin işlerlik kazanması ile, ticarete dayalı faaliyetler gelişecek ve şehirlerin ticari fonksiyonları artacaktır.
        İstanbul ve İzmir en önemli ticari şehirleridir. Denizli, Manisa, Aydın, Kayseri, Konya, Eskişehir, Erzurum, Malatya, Elazığ, Van, Şanlıurfa, Gaziantep ve Diyarbakır önemli ticaret şehirleridir.
3. Liman Şehirleri
        İthal ve ihraç ürünlerimizin deniz yoluyla geldiği limanlara sahip şehirlerdir. Bu limanlar şehirlerin gelişmesini sağlamıştır
        Liman denilince kıyıda doğal olarak ya da mendirek ve dalgakıranlarla fırtınalara karşı korunmuş yer anlaşılır.Bir limanın ya da liman şehrinin ortaya çıkması ve gelişmesi genelde aşağıdaki şartlara bağlıdır:
1.     Art ülkesinin (hinkerland) genişliğine
2.     Art ülkesinin iyi bir ulaşım ağına sahip olmasına
3.     Art ülkesindeki tarım alanlarının genişliğine, ürün çeşidine ekonomik gelişmeyi sağlayacak kaynakların (örneğin madenler) varlığına
4.     Coğrafi konumuna yani uğrak yeri olup olmamasına,
5.     Limanın iş hacmine yani gemileri barındırma kapasitesine
    
       İstanbul, İzmir, Mersin, Antalya, Trabzon, Samsun, Zonguldak, Ereğli ve iskenderun örnek olarak verilebilir. istanbul aynı zamanda en büyük liman şehrimizdir
4. Sanayi Şehirleri
       Kentlerin hızlı büyümesinde en etkili olan faktördür. Fabrikaların ve atölyelerin yoğun olduğu şehirlerdir.
       Sanayi denilince her çeşit hammadde ya da yarı işlenmiş maddeleri işleyip doğrudan kullanılır hale getirme etkinliği anlaşılır. Sanayi şehri ise, ekonomik yaşamı büyük ölçüde çeşitli sanayi kuruluşlarının etkinliğine dayanan şehir demektir Sanayi şehirlerinde yerleşme ve mimari sanayi kuruluşu etrafında şekillenir. Şehrin gerek sosyal hayatında gerek çalışma hayatında tekdüzelik ve rutinlik hakimdir. Şehir çevresi şehir için adeta can damarıdır. Bu çevre hem şehre hareket verir canlandırır, hem de şehir ekonomisindeki dönüşümü sağlar.
        İstanbul, İzmit, Adapazarı, Bursa izmir, Adana, Batman, Karabük, Ereğli, iskenderun, Seydişehir gibi merkezler örnektir.
5.İdari, Askeri ve Kültürel şehirleri:
  İdari yönden il merkezi olan, büyük askeri birlikleri bulunan ve üniversite olan kentler bu gruba girer
  Ankara ve Diyarbakır gibi iller idari şehirler hüviyetindedir. Sarıkamış, Erzurum, Erzincan, Konya, Malatya gibi şehirlerde de askeri fonksiyonlar ağır basmaktadır. İstanbul, Ankara ve izmir gibi şehirler aynı zamanda kültür şehirleridir.
                                       
İdari Şehirler:  Ankara (başkent), İstanbul, Bursa, Konya, Edirne (geçmişte başkent olmaları)                                                                                                                                                            Başkentler:Bir devletin hkümet ve parlamentosunun yerleştiği, devlet başkanının oturduğu siyasî ve idarî merkeze başkent denir.                                                                                                                                    Askeri Şehirler :Sarıkamış, Çorlu, Erzurum, Konya, Malatya , Kırkağaç, Manisa gibi.                                                                                                                                                                 Kültürel Şehirler : İstanbul, İzmir, Ankara başta olmak üzere bazı yerleşim merkezlerimizin gelişmesinde o merkezlerde bulunan üniversiteler de etkili  olmuştur                                                                                                                                                              Üniversite şehirleri: Üniversite şehirleri yüksek öğrenim merkezlerinin, çeşitli fakültelerin toplandığı yerlerdir. Buralarda kültürel faaliyetler ön plâna çıkar.
6. Turizm Şehirleri
       Gelirlerinin önemli bir bölümünü turizmden karşılayan şehirlerdir Turizm şehirlerinde, nüfus yıl boyunca sabit olmayıp, mevsimler arasında büyük değişmeler görülebilir.

     İstanbul, İzmir, Antalya, Alanya, Kuşadası, Marmaris, Bodrum, Nevşehir, Göreme, Fethiye, Bursa turizm şehirlerine en iyi örnektir.
7.Madencilik Şehirleri:
       Çeşitli madenlerin çıkarılması ve onların işlenme faaliyetleriyle geçinenlerin çoğunluğu oluşturduğu şehirlerdir. Bu şehırlenn nüfusları maden zenginliğinin bitmesine göre azalabilir.
                                     
        Zonguldak, Batman, Garzan, Raman, Soma, Maden, Murgul, Tavşanlı gibi şehirler maden şehirlerinin başlıca örnekleridir
     Köylerden şehirlere yapılan göçlerin başlıca nedenleri; :* Ulaşım (önemli ticaret yolları üzerinde yer alma)** Yer altı kaynakları (değerli madenlere sahip olma)*** Hammadde (tütün, pamuk, zeytin vb. önemli hammadde kaynakları üretme)**** Enerji ve su kaynaklarının varlığı***** İşgücünün kolay sağlanması
Read more

1. (Birinci) Dünya Savaşının Gerçek Nedenleri Nedir?


Osmanlı Devleti’nin yıkılıp, yok oluşunu ve onun toprakları üzerinde yeni bir bağımsız Türk devletinin kuruluşu sonucunu getiren I. Dünya Savaşı, dünya tarihi açısından olduğu kadar Türkiye açısından da büyük önem taşır. Bu savaşın genel olarak niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1. I. Dünya savaşında; çok sayıda devlet karşılıklı olarak birbirleriyle savaşmışlardır. Tarihte, birden fazla devletin yine çok sayıda devletle savaş yaptıkları görülmüştür. (Haçlı Savaşları, Avrupa’da Yüzyıl Savaşları, Kırım Savaşı vs.) Ancak, bu savaşlara katılan devlet sayısı I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi on yediye ulaşmamıştır.
2. I. Dünya Savaşı 1914-1918 yılları arasında dört yıl süren uzun bir savaştır.
3. I. Dünya Savaşı sadece Avrupa’da cereyan etmemiş, Asya ve Avrupa kıtalarına da yayılmıştır. Hatta, savaş deniz aşırı ülkelerde cereyan etmiştir. Bu özelliğinden dolayı bir “ dünya savaşı” olarak adlandırılmıştır.
4. Birinci Dünya savaşı sadece kara savaşları olarak cereyan etmemiş, deniz ve hava savaşları da meydana gelmiştir.
5. I. Dünya Savaşı’nda kara, deniz ve hava savaşlarında bir çok modern savaş alet ve teçhizatları kullanılmıştır. Kara savaşlarında “Tankların”, hava savaşlarında “uçakların”, deniz savaşlarında “denizaltıların” kullanılması gibi. Yine bu savaşta, kimyasal silahlar ile biyolojik gazlar da kullanılmıştır.
6. I. Dünya Savaşı yıllarında ve savaşın sonunda bir çok “merkezi devlet” yapılarını koruyamayarak ya parçalanmışlar ya da tamamen yıkılmışlardır. (Savaş yıllarında Çarlık Rusya’nın yıkılması, savaşın sonunda ise Alman İmp.‘nun, Avusturya-Macaristan İmp.’nun ve Osmanlı Devleti’nin parçalanması veya yıkılması gibi).
7. I. Dünya Savaşı, çok sayıda insan kaybının olduğu bir savaş-tır. Bu savaş sırasında milyonlarca insan ölmüş ve yine milyonlarcası sakat kalmış veya savaşın olumsuz etkilerini üzerlerinde taşımışlardır. (Sadece Çanakkale Savaşları’nda 550.000’den fazla insan kaybedilmiştir.)
8. I. Dünya Savaşı, savaşa doğrudan katılmış ülkelerle değişik şekillerle savaşa taraf olmuş devletleri siyasî, sosyal, malî ve ekonomik yönlerden olumsuz etkilemiştir. Yine savaşın geçtiği ülkelerdeki bir çok şehir ve kasaba harap olmuştur. Devletler bu savaşın olumsuz etkilerini uzun yıllar yaşamışlardır.
9. I. Dünya Savaşı’nın sonunda, Avrupa başta olmak üzere diğer coğrafyalarda ta yeni devletler kurulmuştur. Yeni siyasal rejimler ve sistemler toplumlar tarafından benimsenmeye başlanmıştır. 

Savaşın Sebepleri
a) Siyasi ve Askeri Sebepler
http://www.yenidenergenekon.com/wp-content/uploads/2008/02/image001.gifAvrupa’da Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra siyasî birliklerini tamamlayan iki devlet tarih sahnesine yeni isimlerle çıkmıştı . Bunlardan birisi İtalya, diğeri ise Almanya’ydı. Bu devletlerden Almanya siyasî, askerî ve ekonomik yönlerden güçlü bir devlet olarak kurulmuştu ve hem Avrupa coğrafyasına hem de deniz aşırı ülkelere yönelik yayılmacı emeller takip ediyordu. Bu amaçla, öncelikle çok güçlü bir kara ordusu meydana getirmiş olan Almanya, Avrupa’da ilk olarak Fransa’yla savaş yapmıştı. Bu savaşı kazanan Almanya, hem Avrupa’nın güç dengesini eline geçirmiş, hem de Fransızlardan zengin maden bölgesi olan “Alsas -Loren’i” almıştı.
Almanya, denizaşırı ülkelerde zengin ve büyük sömürgelere sahip olmanın, güçlü bir donanma ile gerçekleşebileceğini düşündüğünden, kısa sürede İngiltere’den sonra dünyanın ikinci büyük donanmasını kurmuştu. Almanya, bir taraftan da Fransa’nın mutlaka 1871 yenilgisinin ve Alsas-Loren’in intikamını almak isteyeceğini düşünerek; Avrupa’da kendisine dost ve müttefik devlet arayışına girmişti. Nitekim, bir süre sonra Avusturya-Macaristan ve İtalya ile bir ittifak oluşturacaktı.
Diğer taraftan; Almanya’nın silahlanmasından ve yayılmacı emellerinden rahatsız olan devletler de kendi aralarında ittifaklar oluşturma çabalarına girmişlerdi. Nitekim, Fransa’nın Almanya’ya karşı dost ve müttefik devlet arama çabaları karşılıksız kalmadı. İngiltere, Almanya’nın deniz aşırı yayılmacı politikasının İngiliz sömürgelerini hedeflediğini düşünüyor ve Almanya’nın güçlü bir kara ordusundan sonra güçlü bir donanmaya sahip olmasından endişe duyuyordu. Ayrıca, Alman sınaî ve ticarî mamullerinin İngiliz pazarları ve sömürgelerine girmesi İngiliz sanayisini ve ekonomisini olumsuz yönde etkilemeye başlamıştı. Bu nedenlerle, İngiltere ortak tehdit unsuru olan Almanya’ya karşı Fransa’yla bir ittifak oluşturacaktı.
Diğer taraftan, Almanya’nın Orta Avrupa ve Balkanlar’a yönelik politikaları, bu bölgeler üzerinde öteden beri siyasî güç ve nüfuz kazanmak isteyen ve kısmen de bunu sağlamış olan Rusya’nın işine gelmemekteydi. Almanya’yı Rus menfaatlerinin önündeki en büyük tehdit olarak gören Rusya da İngiltere ve Fransa’nın aradıkları üçüncü dost ve müttefik devlet olacaktı.
Yine Avrupa’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Rusya arasında Balkanlar üzerinden Akdeniz’e inme politikalarında menfaat çatışması bulunmaktaydı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rusya’yı kendisi için büyük bir tehdit olarak görüyor ve bu yüzden Almanya’yı kendisi için bir dayanak olarak kabul ediyordu.
İtalya’ya gelince; Tunus’un Fransızlar tarafından işgaline tepki göstermiş ve Akdeniz’de İngiltere ve Fransa ile menfaat çatışmaları baş göstermişti. Bu nedenle İtalya’da güçlü bir devletin, yani Almanya’nın desteğini sağlamak düşüncesindeydi.
Görüldüğü gibi Avrupa’daki ekonomik, politik ve askerî gelişmeler devletleri birbirine yaklaştırmış veya uzaklaştırmıştır. Nitekim önce Almanya-Avusturya-Macaristan ve İtalya devletleri arasında 1882’de” Üçlü İttifak” (Düvel-i Müttefika) kuruldu. Bu ittifak antlaşması, 1892, l907 ve l912 yıllarında yenilendi. Bu ittifakın karşısında ise, önce 1894’de Fransa-Rusya, 1904’de İngiltere-Fransa ve nihayet 1907’de Rusya-İngiltere arasında yapılan antlaşmalarla “Üçlü İtilaf “ (Düvel-i Mü’telife) kuruldu.
Avrupa’da, devletlerin karşılıklı menfaatleri doğrultusunda oluşturdukları ve “İttifak” ve “İtilaf” isimleriyle anılan bu bloklaşma politikaları daha sonraki yıllarda da devam etmişti. I. Dünya savaşı öncesi, hatta savaş başladıktan sonra bile devletlerin bu bloklaşmalara katıldığını görüyoruz. Nitekim İtalya, savaşın çıkmasından hemen önce Almanya’nın bulunduğu İttifak devletleri bloğundan ayrılarak İtilaf devletleri safında savaşa girmiştir. Osmanlı Devleti ve Bulgaristan ise Almanya’nın yoğun siyasî ve diplomatik çabaları sonucu, savaş başladıktan sonra İttifak devletlerinin yanında savaşa katılmıştır. Yine savaş öncesi ve savaş yıllarında Sırbistan, Yunanistan, Japonya ve Amerika Birleşik devletleri İtilaf devletleri bloğunda savaşa katılmışlardı.
Avrupa’da başlayan bu bloklaşma, devletleri her alanda rekabete sürüklemiş ve özellikle devletler hızla silahlanmaya başlamışlardı. Artık devletlerin gücü sahip oldukları silahlarla ölçülür hale gelmişti. Devletlerin her alandaki bu rekabeti Avrupa dışında sömürgelere ve deniz aşırı ülkelere kadar yansımıştı. Avrupa, hızla bir savaşa sürüklenmekteydi.
b) Ekonomik Sebepler
I. Dünya Savaşı’nın ekonomik nedeni, daha ziyade İngiltere ve Almanya arasındaki yeni hammadde kaynakları sağlama ve pazar kavgasıdır. İngiltere, dünyanın en zengin ve geniş sömürge topraklarına sahipti. Yine İngiltere, Avrupa’da sanayileşen ilk devletlerin başında geliyor; sanayisi ve ekonomisi için gereken hammaddeleri sömürgelerinden sağlıyor ve yine ürettiği mamulleri de sömürgelerinde ve dünyanın bir çok yerinde oluşturduğu ticari pazarlarında satıyordu. 1900’lü yıllara kadar Almanya İngiltere’nin aleyhine olacak bir yayılma politikası gütmemişti. Ancak, bu tarihten sonra genç Alman İmparatoru Kaiser II. Vilhelm, “İngiltere’nin tek başına dünyaya hakim olamayacağını, Almanların da bu paylaşımda hissesinin olması gerektiğini” söyleyerek, İngiliz sömürgeleri hakkında Almanya’nın niyetini açıkça dile getiriyordu.
Yine Alman İmparatoru II. Vilhelm, Alman sınaî ve ticarî ürünlerinin İngiliz sömürgeleri ve pazarlarına da sokulması ve satılması politikasını hayata sokmuştu. Özellikle bu politika, kısa zamanda İngiliz ekonomisini olumsuz etkilemiştir. Alman sanayisi ve teknolojisi daha ileri ve yeni olduğundan, Alman ürünleri ve malları hem daha kaliteli oluyor hem de daha ucuza mal oluyordu. Bu nedenle, Alman ürünleri İngilizlerinkine tercih ediliyordu. Bu durum kısa zamanda İngiliz sanayisinin çökmesine, fabrikaların kapanmasına ve işsizlerin çoğalmasına yol açmıştı. İngiltere büyük sosyal patlamalarla karşı karşıyaydı. İşte bu nedenledir ki İngiltere Almanya’ya diş bilemekteydi.
c) Devletlerin Nüfuz Politikaları ve Milliyetçilik Duyguları
I. Dünya savaşı öncesi Almanya ve Rusya başta olmak üzere bazı devletlerin kesişen menfaat ve nüfuz alanları bulunmaktaydı. Bu bölgelerin başında Balkanlar, Boğazlar ve Akdeniz ve yine o yıllarda önemi gittikçe artmaya başlayan Orta Doğu ve Arabistan toprakları gelmektedir. Balkanlar’da Alman yayılmacılığı, “Pan-Germenizm” fikriyle ifade edilen Alman milliyetçiliği ile; Rus yayılmacılığı, “Pan-Slavizm” fikriyle ifade edilebilen Rus milliyetçiliği karşı karşıya gelmiştir.
Osmanlı Boğazları üzerinde öteden beri gelen Rus yayılmacılığı ile Almanya’nın Osmanlı Devleti’nde siyasî, askerî ve ekonomik nüfuz kazanma politikası karşı karşıya gelmiştir. Yine ünlü Alman Başbakanı Bismark’ın “Akdeniz akraba arasında taksimi mümkün olmayan bir mirastır” sözleriyle ifade ettiği gibi, Akdeniz’de bütün büyük devletlerin kesişen menfaatleri bulunuyordu.
Ayrıca I. Dünya savaşı öncesi İngiltere, Fransa, Almanya gibi devletlerin Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu ve Arabistan toprakları üzerinde kesişen menfaatleri bulunuyordu. Bu topraklarda varlığı bilinen ve çıkartılmaya başlanan petrol bir çok devletin dikkatini bu bölgeye çekiyordu. Nitekim Almanya Osmanlı Devleti’ni “hayat alanı” olarak seçmiş ve yakın ilişkiler kurmaya özen göstermişti. Bunun sonucu olarak da “Bağdat Demiryolu Projesi” hayata geçirilmişti. Bu proje ise, İngiltere’nin Hindistan yolu için büyük bir tehlikeydi. Bu ve benzeri sebeplerle Alman ve İngiliz menfaatlerinin kesiştiği ve çatıştığı coğrafyaların başında Osmanlı toprakları geliyordu.

d) Osmanlı İmparatorluğu’nun Paylaşılması
Osmanlı Coğrafyası üzerinde bir çok devletin kesişen ve çatışan menfaatlerinin olduğunu yukarıda birkaç örnekle belirtmiştik. Gerçektende I. Dünya Savaşı’nın en özel sebeplerinden birisi Osmanlı İmparatorluğu topraklarının paylaşılması meselesidir. Düvel-i Muazzama olarak nitelendirdiğimiz İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya gibi büyük devletler, ilk defa I. Dünya savaşı öncesinde ve savaş esnasında aynı ittifakta yer almışlardı. Bu devletlerin hepsinin de Osmanlı topraklarında yayılmacı emelleri vardı. Artık 20. yy’a gelindiğinde bu devletler “Şark Meselesi”ni kökünden halletmek istiyorlardı. “Hasta Adamı” yaşatmak yerine, onu parçalamak bu devletlerin öncelikli dış politik hedefleriydi.
Nitekim, Balkan Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarının paylaşılmasını tamamlayan Avrupa Devletleri, çıkacak bir genel savaşta Anadolu’nun paylaşılmasını ana çizgileri kararlaştırmış bulunuyorlardı. İlerideki konularımızda ele alacağımız gibi, bu projeleri I. Dünya Savaşı yıllarında yazılı antlaşmalara dönüştürmüşlerdi
Savaşın Başlaması
l914 yılına gelindiğinde, Avrupa’da devletlerin karşılıklı menfaatleri doğrultusunda oluşturdukları blokların her an bir savaşa girişmesi konusunda pek çok neden oluşmuştu. Bunları; ekonomik rekabet, Alsas-Loren meselesi, denizlerdeki silahlanma yarışı, Bağdat Demiryolu meselesi, Balkanlarda Avusturya-Rusya çatışması şeklinde sıralayabiliriz.
Nitekim, çok geçmeden gelişen bir olay, büyük savaşın ve felaketin başlamasına yol açacaktı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bünyesinde yaşayan Sırp ahali, Avusturya yönetiminden memnun değildiler. Bu nedenle, sık sık isyan etmekte ya da olaylar çıkarmak-taydılar. Onların bu hareketlerine gizliden gizliye Sırbistan yardım etmekteydi. Avusturya Hükümeti’nin isyancı Sırplara karşı takip ettiği politika çok sertti. İsyanlar şiddetle bastırılıyor ve Sırp ahali üzerinde baskı uygulanıyordu. 28 Haziran l914 tarihinde Avusturya Macaristan İmparatorluğu veliaht prensi Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Saraybosna’yı ziyaret etmek amacıyla bu şehre geldiklerinde bir Sırp ihtilalcisi tarafından trenden inerken öldürülmüşlerdi.
Bu olaydan Sırbistan’ı sorumlu tutan Avusturya-Macaristan Hükümeti 23 Temmuz 1914’de iç işlerine karıştığı suçlamasıyla Sırbistan’a çok sert bir nota verdi. Sırbistan Hükümeti ise, Rusya’dan aldığı siyasî destek sonucu bu notayı reddetti ve seferberlik ilân etti. Bunun üzerine, Avusturya-Macaristan Hükümeti Sırbistan’a savaş ilân etti. Böylece Avrupa’da savaş başladı. Rusya’nın seferberlik ilân ederek Sırbistan’ı korumak amacıyla Avusturya’ya savaş açması üzerine devreye Almanya girdi. Almanya, 1 Ağustos l914’te Rusya’ya savaş ilân etti. Aynı tarihlerde Fransa da seferberlik ilân etmişti. Fransa’ya Belçika üzerinden saldırmak isteyen Almanya 3 Ağustos’ta Fransa’ya savaş ilân etti ve aynı gün Belçika’ya saldırdı. Bunun üzerine İngiltere, 4 Ağustos’ta Almanya’ya bir nota vererek Belçika topraklarından derhal çekilmesini istedi. Almanya ret edince bu kez İngiltere Almanya’ya savaş ilân etti. 6 Ağustos’ta ise Avusturya Rusya’ya savaş ilân edecektir. Böylece, başlangıçta Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında başlayan bu savaş, devletlerin birbirleriyle yaptıkları siyasî ve askerî işbirliklerinin sonucu kısa zamanda bir “Avrupa Savaşı”na dönüştü.
Başlangıçta kısa süreceği düşünülen bu savaş, bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle cephe sayısını artıracaktı. Yine, savaşın sömürgelere ve deniz aşırı ülkelere yayılması, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya gibi diğer kıta ülkelerinin bu savaşa katılmasıyla bir dünya savaşına dönüşecekti.
Bu savaşa katılan devletler, yer aldıkları gruplar itibariyle şöyledir:
İttifak Devletleri Grubu İtilaf Devletleri Grubu
Almanya İmp. İngiltere
Osmanlı İmp. Fransa
Avusturya Macaristan İmp. Rusya
Bulgaristan A. B. D.
Japonya
İtalya
Belçika
Portekiz
Romanya
Sırbistan
Yunanistan
Karadağ
Daha savaş başladığı zaman kuvvetler dengesi İtilâf Devletleri’nin lehine ağır basıyordu. Almanya ve Avusturya Macaristan ile sonradan bu grupta savaşa katılan Osmanlı Devleti ve Bulgaristan’ın toplam nüfusları 168.300.000 iken; İngiltere başta olmak üzere Fransa, Rusya ve diğer devletlerin toplam nüfusları ise 1 milyarın üzerindeydi. Yine, tarafların silah altına aldıkları asker sayısı ise İttifak Devletleri’nde 23 milyon, İtilaf Devletleri’nde ise 43 milyon civarındaydı. Zengin sömürgelere sahip olan İngiltere ve diğer İtilaf Devletleri, sınırsız hammadde ve insan kaynaklarına sahiptiler. Ayrıca, savaşın ilk üç yılında A.B.D. de İtilâflar zümresine büyük ekonomik destek sağlamıştır. Almanya’nın kara ordusu güçlü olmakla beraber, Avrupa’nın ikinci ve üçüncü büyük kara ordularına sahip Rusya ve Fransa, Almanya’nın karşısındaydı. Denizlerde ise İngiltere’nin üstünlüğü âşikardı. Bu savaşı zengin kaynaklara sahip tarafın kazanacağı en baştan belliydi.
Avrupa’da savaş başladıktan kısa bir süre sonra “Çin’in sömürgeleştirilmesi” konusunda Almanya’yla karşı karşıya gelmiş olan Japonya, tek taraflı olarak Almanya’ya 23 ağustos 1914’te savaş ilân ederek Uzakdoğu’da savaşı başlatmıştı. Uzakdoğu’daki bu savaş; Japonya’nın, Çin başta olmak üzere Alman sömürgelerini ele geçirmesiyle Kasım 1914’te son buldu.
Savaşın ilk yılları Avrupa’da ve Yakındoğu’da cereyan etmiştir. Genellikle yıldırım savaşlar yapan Almanlar’ın hedefi; Belçika üzerinden Fransa üzerine yürümek. Fransızları kesin bir mağlubiyete uğratarak, Rusya’ya bütün gücüyle saldırmaktı. Belçika’ya ve Fransa’ya karşı başarılar kazandılarsa da bunlar geçici olmuştu. İngilizlerin, Belçikalıların ve Fransızların ciddî direnişleri sonucu kesin bir netice alamamışlardı. Özellikle Fransızlar, Marin Savaşında büyük bir direniş göstererek Alman saldırılarını durdurmuşlardı. Ünlü Alman Generali Hindenburg, Rusları doğuda büyük bir yenilgiye uğratmıştı. Ancak, Almanların Ruslara karşı kazandıkları bu zafer, onları tamamen etkisiz hale getirememişti. Avrupa’da savaş “bir siper ve yıpratma” savaşı halini almıştır.
Savaşın çıkışına kadar Almanya’nın müttefiki olan ve çıkacak bir savaşta Almanya’nın yanında yer alacağı beklenilen İtalya, yaptığı gizli antlaşma ile l915 yılı içerisinde İtilâf Devletleri’nin yanında savaşa katılmıştır. Balkanlar’da yeni bir cephe açılması neticesinde, Yunanistan da İtilâf Devletleri’nin yanında savaşa katıldı. 1916’da ise Avusturya tehdidine karşı Romanya İtilâf Devletleri’nin yanında yer aldı. l916 yılında cephelerde, savaşın seyri üzerinde belirgin üstünlükler kurulamamıştı.

1. Dünya Savaşı Nedenleri

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp yokoluşunu ve yıkıntıları üzerinde yeni bir bağımsız Türk Devleti’nin kurulmasını hazırlayan I. Dünya Savaşı, dünya tarihi açısından olduğu kadar, Türkiye açısından da büyük önem taşır.
Bu savaşın çıkışı, olayların büyük bir savaşa doğru akışı, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu savaşa sürüklenişi, tarihsel bir gelişimin bir sonucudur. Bu savaş, Fransız Devrimi ve 25 yıla yakın süren devrim savaşlarının meydana getirdiği politik, sosyal ve ekonomik gelişmelerin devamlı ve doğal sonucu oldu.
Ulusalcılık hareketlerinin, liberalizmden daha büyük güç kazandığı, ulusal devletlerin hammadde kaynakları ve üretim mallarına pazar bulmak için yaptıkları mücadele, sömürgecilik ve emperyalizm adı altında 19. yüzyılının 20. yüzyıla bıraktığı kötü bir mirastı.
19. yüzyılın ikinci yarısında, İtalya ve Almanya siyasal birliklerinin kuruluşu, Avrupa dengesini bozmakla kalmadı, özellikle Balkan Uluslarının, ulusalcılık ve bağımsızlık hareketlerini kamçıladı. Avrupa’daki ekonomik-politik-askeri gelişmeler Alman-Avusturya-İtalyan yakınlaşmasına, Üçlü İttifak’ın kurulmasına yol açtı. Buna karşılık İngiliz-Fransız-Rus yakınlaşması da Üçlü İtilaf’ı oluşturdu.
1871′de Alman Birliği’nin kurulmasından sonra Başbakan Bismark, Almanya’yı Fransız-Rus birleşmesi karşısında bırakmamak, Fransa’nın Alsas-Loren’i geri almak için bir intikam savaşı çıkarmasına fırsat vermemek amacıyla, barışcı bir politika izledi. Slavcılık tehlikesi karşısında, 1879 yılında Avusturya ile bir Rus saldırısı tehlikesine karşı anlaştı.
1881′de Fransa’nın Tunus’u işgal etmesi, burada gözü olan İtalya’yı, Almanya’nın yanına itti. 1882′de Üçlü İttifak oluştu. Bu antlaşma 1892, 1907, 1912 yıllarında üç kez yenilendi. Fakat İtalya, 1902 yılında Fransa ile gizli bir antlaşma yapmıştı.
Bismark’ın politikası 1890′a kadar sürdü. Yeni Alman İmparatoru II. Wilhelm, Bismark’ın politikasını beğenmediği için onu görevden uzaklaştırdı ve böylece Almanya’nın da politikası değişmiş oldu. Almanya’nın, Avrupa’nın en güçlü kara devleti oluşu, endüstrisinin her geçen gün dünya piyasalarında İngiliz mallarına üstün gelmesi ve özellikle Alman Savaş Donanması’nın denizlerde İngiltere’ye rakip olması, Kırım Savaşı’ndan beri Avrupa sorunlarıyla ilgilenmeyen İngiltere’yi uyandırıdı.
Üçlü İttifak’a dayanarak Avrupa’da üstünlük kurmaya çalışan Almanya, 1894′ten sonra, Fransız-Rus, Fransız-İngiliz ve en son 1907 yılında İngiliz-Rus Antlaşmalarıyla oluşan Üçlü İtilaf Bloku ile karşılaştı. Bismark’ın korkulu rüyası gerçekleşmiş oldu ve Almanya böylece Avrupa’da çember içine alınmış oldu.
Güçlenen Almanya ekonomisi için kendisine “hayat alanı” olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu seçmişti. Bu nedenle Osmanlı Devleti ile yakın ilişkiler kurup, İngiltere’nin Hindistan yolu için büyük tehlike olan, “Bağdat Demiryolu” projesini kabul ettirmişti. Böylece Üçlü İttifak’la, Üçlü İtilaf’ın çıkarlarının çatıştığı önemli bir alan da Osmanlı İmparatorluğu oluyordu.
1905 yılından itibaren, Almanya’nın her olayda karşı tarafla arası açıldı. Fas Buhranları’nda birşey elde edemeyen Almanya, Balkan Savaşları’nın çıkmasına da engel olamadı. Oysa, Balkan Savaşı, Almanya’ya ekonomik açıdan büyük zarar vermişti. Ayrıca Bağdat-Berlin Demiryolu’nun gerçekleşmesi de, Almanya ile Bulgaristan’ın dost olup olmamalarına bağlı idi.
1914 yılına gelindiğinde, blokların çatışmasının temel sorunları olan ekonomik çıkar, Alsas-Loren sorunu, üstünlük kurma, deniz silahlanması, Fas Buhranları, Bağdat Demiryolu sorunu, Balkanlar’da Avusturya-Rusya çatışması, Balkan Savaşı gibi nedenlerden dolayı, savaşın çıkması yalnızca bir bahaneye bakıyordu.
Savaşın yakın nedeni de hazırdı. Avusturya’nın Sırbistan üzerindeki üstünlüğünü sürdürmek ve kendi sınırları içindeki Sırpların yaşadığı şehirleri kaybetmemek için her fırsatta Sırbistan üzerine baskı yapıyordu. Bu sürtüşmeler, 28 Haziran’da Avusturya-Macaristan Veliahtı Franz Ferdinant ve eşinin bir Sırplı tarafından öldürülmesi nedeniyle, dünyayı 4 yıl kana bulayacak bir savaşa dönüştü.
Sırp sorununu kökünden çözmek isteyen Avusturya, Almanya’nın da aynı görüşte olduğunu öğrenince Sırbistan’na 23 Temmuz’da sert bir nota verdi. İçişlerine karışma hükümleri taşıyan bu nota, Rusya’nın Sırbistan’ı yalnız bırakırsa, Balkanlar ve Boğazlar üzerinde Almanya-Avusturya egemenliği kurulucağı endişesiyle, Sırbistan’ı desteklemesi üzerine reddedildi.
Rus desteğini sağlayan Sırbistan, seferberlik ilan edince de Avusturya, Sırbistan’a 28 Temmuz’da savaş ilan etti. Almanya’nın uyarılarına rağmen Rusya’nın 30 Temmuz’da seferberlik ilan etmesi üzerine Almanya, 1 Ağustos’ta Rusya’ya savaş ilan etti. Aynı tarihlerde Fransa da seferberlik ilan etmişti.
Fransa’ya Belçika üzerinden saldırmayı planlayan Almanya, Belçika’ya bir nota vererek, bütün zararlarının ödeneceğini ve toprak bütünlüğüne dokunulmayacağı konusunda güvence vererek, topraklarından geçiş izni istedi. Belçika, bunu reddedince de 3 Ağustos’ta Belçika’ya saldırdı. Bunun üzerine İngiltere, 4 Ağustos’ta Almanya’ya bir nota vererek Belçika’yı boşaltmasını istedi. Almanya bu isteği reddedince, İngiltere aynı gece Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece Avrupa Savaşı çıkmış oldu.
Başlangıçta hemen herkes bu savaşın 19. yüzyıldaki gibi cephe savaşları olacağını, en çok 1-1,5 yıl süreceğini sanıyorlardı. 1871′den beri Avrupa, uzun bir barış dönemi geçirmişti. Bu arada ekonomik ilişkiler, teknik buluşlar, savaş sanayiinin gelişmesi ile yeni savaş silahlarının tahrip gücü artmış, savaş yöntemleri değişmişti.
Bu savaş, yalnız Avrupa Topraklarında kalsaydı belki bu tahminler doğru çıkabilirdi. Fakat savaşın gerek yer, gerekse zaman bakımından sınırlarını büyüten bir olay oldu. Osmanlı İmparatorluğu, kısa bir süre sonra savaşa katıldı. Bu yüzden savaş bir Dünya Savaşı oldu. Daha savaş başladığı zaman kuvvetler dengesi, İtilaf Devletleri’nin tarafına ağır basıyordu.
Almanya, Avusturya-Macaristan’ın toplam nüfusu 120 milyon kadardı ve savaş için tüm kaynakları Avrupa’da sahip oldukları topraklarda idi. Halbuki İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri’nin yalnızca Avrupa Topraklarındaki nüfusları 238 milyon idi.
Ayrıca sömürgelerde sınırsız hammadde ve insan kaynakları bulunduğu gibi, savaşın ilk üç yılında ABD de kendilerine büyük ekonomik destek sağladı. Almanya’nın kara ordusu güçlü olmakla beraber, Rusya’nın da zengin insan kaynakları bulunuyordu. Denizlerde ise tek başına İngiltere bile üstün durumdaydı.
Savaş başladıktan sonra İngiltere, denizlerde üstünlüğü sağladı. Savaşı kim daha zengin kaynaklara sahipse onun kazanacağı daha Marn Savaşı’nda anlaşılmıştı
Read more

Fransız Mimarisi Nedir? Fransız Mimarisi Yapı Örnekleri


Teknik olarak ” Fransız Mimarisi” diye bir şey yoktur, her zaman öyle olmasa da… “Gotik Mimari”nin eski ismi “Fransız Mimari”ydi. 
Kuzey Fransa en saygın ve önemli gotik katedrallerin ve kiliselerin bazılarına sahiptir, bunlardan birisi de nekropol olarak kullanılan “Saint Denis Kilisesi”dir. Krallar Notre-Dame de Reims’de taçlandırılmıştır. Aynı zamanda Notre-Dame de Chartres ve Notre-Dame d’Amiens mimarideki önemli katedrallerdendir. Kiliseler bir tarafa, “Gotik Mimari” aynı zamanda birçok dini sarayın yapımında da kullanılmıştır; bunlardan birisi de Avignon’daki “Palais des Papes”dir.
“Orta Çağ” sırasında sağlamlaştırılmış kaleler feodal asiller tarafından, rakiplerine güçlerini göstermek için yapılmıştır. Kral Philip II Rouen’ı, Kral John’dan aldığı zaman, düklere ait kaleleri daha büyüklerini inşa etmek için yıktırmıştır. Sağlamlaştırılmış şehirlerin çok yaygın oluşunun yanı sıra, maalesef çoğu Fransız kalesi zamanın geçişine dayanamamıştır. Öyle ki Richard Lionheart’ın kalesi Château-Gaillard, Château de Lusignan’ın da olduğu gibi, çökmüştür. Bazı ayakta kalmış önemli Fransız kaleleri Chinon Castle, Château d’Angers, büyük Château de Vincennes’dir.

Bu mimari ortaya çıkmadan önce, Fransa “Roman Mimari”sini kullanıyordu. St Sernin Bazilikası Fransa’daki önemli Roman Kilisesi örneklerinden birisidir. “Yüzyıl Savaşları”nın sonu Fransız Mimarisi’nin gelişiminde önemli bir safhadır. Fransız Rönesans dönemi ve İtalya ve İspanya’dan çeşitli sanatçıların çağrıldığı dönem, birçok ikamete ayrılmış İtalyanvari saray, çoğunlukla Loire Vadisi’nde, yapılmıştır. Château de Chambord, Château de Chenonceau ve Château de d’Amboise böyle kalelerdir.
Rönesans ve Orta Çağ’ı takiben, “Barok Mimarisi” Gotik Mimarisi’nin yerini aldı. Bununla birlikte, Barok Mimarisi “laik alan”da “dini alan”da olduğundan daha büyük başarı sağladı. Bu mimari Roma kiliseleri tarafından “Katolik Reform”u zamanında halka Katolik kiliselerini daha çekici göstermek için kullanılan politik bir araç oldu. Dini Barok Fransa’da umulan başarıyı bulamadı. Laik alanda Versay Sarayı birçok Barok özelliğe sahiptir. Jules Hardouin Mansart, Les Invalides’in Barok kubbesiyle, Barok tarzının en etkili mimarı olduğu söylenebilir. Nancy’deki Stanislas’ın Yeri gibi bazı etkileyici taşraya ait barok mimarisi örnekleri de şimdiye kadar hiç Fransız olmamış yerlerde de görülebilir. Askeriye’nin mimari kanadında, Vauban Avrupa’nın en etkili kalelerini tasarlamış ve askeri mimaride çok etkili olmuştur.
Parisian Pantheon gibi ya da Capitole de Toulouse gibi binalarla devrimden önce neoklasizmin Fransa’da tanıtılmış olmasına rağmen, Fransız devriminden sonra Cumhuriyetçiler “neoklasizm”i desteklemişlerdir.
3. Napolyon döneminde, yeni bir kentçilik ve mimari doğmuştu. Neo-Barok Palais Garnier’in inşası gibi bazı tutarsız binalar yapılmasına rağmen, kent planlaması gayet iyi organize edilmiş ve ihtimamlıydı. Bu zamanlarda Gotik eğilim yeniden Avrupa’da revaç bulmaya başlamıştır ve Fransa’da ilgili mimari Eugène Viollet-le-Duc’tur. Tur. 19. yüzyılın sonlarında, Gustav Eiffel birçok köprü dizayn etmiştir ve zamanın en iyi köprü dizayncısı olarak kalmıştır. Fakat en çok Eiffel Kulesi’yle hatırlanmaktadır. Louvre Piramidi belki de modern mimarinin geleneksel mimariye nasıl benzetildiği hususunda en iyi örnektir. 20. yüzyılda İsveç Mimar Le Corbusier Fransa’da çeşitli köprüler inşa etmiştir. Son zamanlarda Fransız mimarlar modern mimari ve eski mimari stillerini birleştiriyorlar. Louvre Piramidi modern mimarinin eski binaya eklenilmesinde iyi bir örnektir. Uzaktan görülebildikleri gibi, kesinlikle Fransız şehirlerine entegre edilmesi en zor bina çeşidi gökdelenlerdir. Fransa’nın en büyük malî bölgesi, önemli sayıda gökdelenlerin bulunduğu, La Defens’tir. Diğer doğaya entegre edilmesi zor olan binalar büyük binalardır; bunun yapılmış iyi bir örneği Millau Viaduct’tur. Jean Nouvel veya Paul Andreu bazı modern Fransız mimarlarıdır.
Read more

Hayal Gücü Gelişmiş İnsanların Toplumlara Katkıları ve Özellikleri


Bazı insanlar kendilerinin ve başkalarının hayatlarında önemli ve olumlu gelişimler sağlarlar ve başarılı olarak kabul edilirler. Başarılı insanlar üzerinde yapılan araştırmalar, onların birçok ortak noktasının olduğunu ortaya koyuyor.

Öncelikle başarılı insanların yüksek bir özgüvene sahip olduğu belirlenmiş. Bir başka ifade ile başarılı insanlar kendilerine değer verir ve güvenirler. Bu özgüven onların yaratıcılık için gerekli olan heyecan ve cesarete sahip olmalarını sağlar. Dolayısıyla, özgüveni olan insanlar kendilerine ulaşılması güç hedefler koymaktan çekinmezler. Ardından da bu yüksek hedefe odaklanarak onu gerçekleştirme yönünde en büyük adımı atmış olurlar.

Başarılı insanların hayatta belirlenmiş kişisel hedefleri ve değerleri vardır. Hangi misyona hizmet ettiklerini iyi bilirler ve başarılı olduklarında dünyanın nasıl değişeceği konusunda bir vizyona sahiptirler. Kişisel hedefleri konusunda gerçekçi ve net beklentileri vardır. Bu hedeflere ulaşmak için stratejiler geliştirir ve bu stratejileri uygularlar. Bu stratejiler bireysel yetkinlikleri ve ilişkileri geliştirecek hedefleri ve zaman planlamasını kapsar.

Başarılı insanlar aynı zamanda kendi davranışları ve gelecekleri için sorumluluk üstlenirler. Sorumluluk üstlenen insan insiyatif alır, risk alır ve geleceği şekillendirecek adımları belirler ve atar. Bu yaklaşım onlara daha hızlı öğrenme fırsatı sağlar.

Bu insanlar geleceği gözlerinin önünde canlandırmak için özel çaba gösterirler. Hayal etmek, gerçekleştirmenin ilk adımıdır. Hayalleri gerçeğe dönüştürürken izlenen bir başka yol da bu hayalleri başkalarıyla paylaşmaktır. Sözlü ve/veya yazılı olarak hayallerini tekrarlayan insanlar, hem bu hayalleri daha netleştirmiş olurlar, hem de kendilerin toplum önünde hayalleri ile özdeşleştirerek kişisel sorumluluklarını pekiştirirler.


Başarılı insanlar yenilgileri kabullenip, onları aşma konusunda kararlılık gösterirler. Gerçeklerle yüzleşmeyi, başkalarının deneyimlerinden faydalanarak hataları önleyebilmeyi bilirler. Odaklandıkları hedef doğrultusunda ilerlemeyi gözleyip, davranışlarını değiştirmekten kaçınmazlar.


Başarılı insanlar kendileriyle barışıktırlar. Dolayısıyla, yaşamlarında yüksek düzeyde stres yoktur. Ruhsal ve bedensel olarak formda ve zindedirler. Bu, onların hedeflerine odaklanabilmelerini sağlar. Onlar, uzun vadeli hedeflere odaklanır, kısa vadeli kazançlar için uzun vadeli hedeflerinden vazgeçmezler.


Zamanlarını etkili kullanırlar. Hedeflerini gerçekleştirmek için gerekli az sayıda ancak önemli adımlara odaklanırlar. Hedefleri doğrultusunda fedakarlık yapmaktan çekinmezler.

Disiplin başarılı insanların ortak özelliklerindendir.

Başarılı insanlar sadece zihinsel zekalarıyla değil, aynı zamanda duygusal zekalarıyla da farklılık yaratırlar. İnsan ilişkilerine önem verirler. Olaylara karşıdakinin gözüyle bakabilirler. İnsanlara değer verir, onlarla karşılıklı kazan-kazan türünde ilişkiler kurmaya özen gösterirler. Beraber çalıştıkları insanlara heyecan verir, onlara yetki kullanacak geniş alan bırakırlar.

Başarılı insanların en önemli özelliklerinden biri de kendilerini sürekli olarak geliştirme çabasında olmalarıdır. Her zaman yeni bilgilere açıktırlar. Her hatayı bir öğrenme fırsatı olarak görürler. Başkalarının deneyimlerine yakın ilgi gösterir, onlardan öğrenmeye çalışırlar.

Bu özellikler öğrenilebilir özelliklerdir. Dolayısıyla, gençlerimizi eğitirken bu özellikleri kazandırmaya da özen göstermeliyiz. Unutmamalıyız ki, “Ağaç yaşken eğilir.”

 

 

Hayan Gücü Gelişmiş Kişilerin Genel Özellikleri


  • Merak
  • Soru sorma
  • Geniş ilgi alanı
  • Yoğunlaşabilme
  • Yüksek enerji düzeyi
  • Güçlü bellek
  • Hızlı öğrenebilme
  • Gelişmiş dil becerisi
  • Geniş bilgi tabanı
  • Gözlem gücü
  • Analiz gücü
  • Akıl yürütebilme
  • Problem çözebilme
  • Düşünme becerilerini kullanabilme
  • Soyut düşünebilme
  • Akademik başarı
  • Kitap okumaya düşkünlük
  • Yoğun etkinlik
  • Geniş hayal ve imgelem gücü
  • Yaratıcılık
  • Bağımsız çalışabilme
  • Gelişmiş mizah duygusu
  • Bir yetenek altında üstün performans
  • İlgisiz gibi görünen şeyler arasında ilişki kurabilme
  • Kendini ifade edebilme

Hayan Gücü Gelişmiş Kişilerin Duyusal Özellikleri


  • Öğrenmekten zevk alma
  • Kendine güven
  • Yüksek motivasyon
  • Yenilikten hoşlanma
  • Kendisi ile ilgili farkındalık
  • Sebat
  • Kendini kontrol edebilme
  • Empati/kendini başkasının yerine koyabilme
  • Risk alabilme
  • Maceraya atılabilme
  • Keşfetmekten hoşlanma
  • Yalnız kalmaktan hoşlanma
  • Estetik duyarlılık
  • Belirginsizliğe açıklık
  • Güçlü sezgi
  • Tekdüzelikten sıkılma
  • Özgünlüğe yönelme
  • Liderlik
  • Dünya sorunlarına ilgi
  • Duygusal tepkilerde aşırıya kaçma
  • Yoğun ilişkiler kurabilme
  • Sürekli gelişme arzusu
  • Gelişmiş ahlaki değerler
  • Haksızlığa katlanamama
Read more

Kelebeğin Ömrü Ne Kadar?

Bu yaşam süresinden ne anladığımıza bağlıdır. Yaşamayı, doğmak, yaşamak ve ölmek şeklinde tarif edersek kelebekler aylarca yaşarlar. Kırlarda ve bahçelerde uçuşarak ince, zarif ve güzel renklerle bezenmiş kanatlarıyla yapraklara konan, bizim kelebek olarak tanıdığımız hali, ömrünün ölümüne yakın son aşamasıdır. Bu şekli ile yaşadığı hayat gerçekten çok kısadır.
Ömrünün bu en güzel kısmının ne kadar sürdüğünü kesin olarak söylemek güçtür. Bazı çeşitlerinin birkaç gün, bazılarının ise birkaç hafta yaşadıkları biliniyor. Tabiatta çok nadir de olsa bir yıl yaşayanları bile görülmüş.
Kelebekler aylarca tırtıl halinde yaşadıkları halde, kelebek olarak yetişkin iken çok kısa bir süre yaşarlar. Bu yüzden bir kısım kelebeklerde beslenme için ağız ve hortum bile bulunmaz. Yaşamlarının bu kısa parçasını beslenmekten çok eşlerini aramak, çiftleşmek ve yumurtlamak, kısaca yeni kuşakları oluşturabilmek için harcarlar.
Çok narin gibi görünmelerine rağmen kelebeklerin yapıları yeryüzünde karşılaştıkları her sorunu çözecek düzeydedir. Çöllerde bulutlar gibi dolaşırlar, sularda yüzebilir, karanlık mağara kovuklarında yaşayabilirler. Dünyanın en yüksek dağlarında. tropikal ormanlarda, petrol birikintilerinde, yanardağ ağızlarında hatta kutuplarda bile dolaşırlar.
Kelebeklerin 170 bin civarında türü vardır. Böceklerin en geniş takımlarından birini oluştururlar. Yeryüzünde yaşayan kelebek çeşitlerinin sayısının 18 sıfırlı bir sayı ile ifade edilebileceği sanılmaktadır. Yani her insana bir milyon kelebek düşmektedir. Bir başka deyişle ortalama ağırlığı 70 kilogram olan bir insana yeryüzünde 850 kilogram kelebek düşer.
Kelebeğin tüm ömrü değil de ömrünün son safhası gerçekten kısadır ama yine de bir günden fazladır. Aslında onun için süre önemli değildir. Ömrünün bu en güzel aşamasında düşündüğü tek şey vardır, neslinin devamı. Sürüngen bir tırtıl olmaktan kurtulup, havada özgürce dolaştığı bu kısa sürede amacı uğruna çoğunlukla beslenmez bile.a
Read more