Sayıların Tarihi Nedir? Tarihin Rakamları


SAYILARIN TARİHİ
Tarihte uzun zaman önce sayıları kendinde, kendi başına tasarlayamayan insan, henüz sayı saymayı bilmiyordu.Olsa olsa teki, çifti ve çoku tasarlayabiliyordu.Ruhbişlimcilerin ve budunbilimiclerin çalışmaları, kargadan başlayıp bebekten, Pigmeden ya da Fuegoludan geçip uygar insana giden gözlemlere dayanarak insanın sayı algısına ilişkin temel ilkenin ortaya konmasını sağlamıştır. 
• Hiçbir öğrenim görmemiş yetişkin bir insanın sayı algısı ancak 1’den 4’e kadardır. 
Ameriaka’nın Asya’nın ve Afrikanın dillerinde “sayı adları” olarak bir, iki ve çoktan başkası bulunmayan ama yinede birebir uygunluğu bilen kimi çağdaş insan 
• Ağaç kertme 
• Çakılları,çomakları üst üste yığma ya da yan yana dizme yolunu kullanıyorlar.
TARİHİN İLK RAKAMLARI
Bir gün birkaç saymanın aklına sıradan çakılların yerine uzlaşıma dayalı biçimler taşıyan, 
• Farklı boylarda 
• Pişmemiş topraktan yapılmış nesneleri koyma fikri geldi. 
Nesnenin boyutu ve biçimi onu bir sayılama dizgesinin basamaklarından birinin karşılığı yapacaktı. 
Birler basamağı için; Bir çubuk 
Onlar basamağı için; bir Bilya 
Yüzler basamağı için; Bir küre 
Bir gün topun kili üzerinde topun içine konan nesneleri simgeleştirme fikri insanların akıllarına geldi 
Küçük bir koni küçük bir kertikle 
Bir bilya küçük bir yuvarlak delikle 
Büyük bir koni kalın bir kertikle 
 Bir küre bir daireyle betimlendi
TARİHİN EN ESKİ RAKAMLARI OLAN SÜMER RAKAMLARI M.Ö 3200’E DOĞRU BÖYLE DOĞDU.
Sayılar, insanlığın tarihi kadar eskidir. Sözlü saymanın ne zaman başladığını bilmiyoruz. İnsanlar sayıları yazmaya başladıklarında daha konuşmalarını yazamıyorlardı. Yani “Orada kocaman bir hayvan var” diye yazamadan, 37 sayısını basit simgeler kullanarak belirtebiliyorlardı. MÖ 30 000 döneminden kalan bazı kalıntılarda böyle gösterimler bulunmuştur.
Yazının bulunması için 25 000 yılın daha geçmesi gerekti.
Sayı sistemleri
Sayı sistemleri çok eskilere uzanır. İsadan önce 30 000 – 25 000 döneminde kemiklerin üzerine çentikler yaparak sayılar yazılıyordu. Bu döneme ait bir kurt kemiğinde 5′erli gruplara ayrılmış 55 çentik vardır. Bu sistemde bir çentiği | ile gösterirsek, | gösterimi 1 sayısına, || gösterimi 2 sayısını karşılık geliyordu. Benzer şekilde ||||||||||||| gösterimi 13 sayısını gösteriyordu. 
Daha büyük sayıları yazmak için ne kadar uğraşmak gerektiğini denemek için bir saatteki dakika sayısı olan 60 sayısını, ya da bir yıldaki gün sayısı olan 365 sayısını yazmayı deneyin. 
İlkel Sayı Sistemleri 
İlk sayma sistemleri birebir eşlemeye dayanıyordu. Bu yöntem küçük sayılar için kullanışlıydı. Örneğin 4 sayısı gösterimi ile gösteriliyordu. Sayılar büyüyünce yüzlerce arka arkaya sıralanmaya başladı. Bu şekilde yazılan iki sayının aynı sayı olup olmadığını anlamak bile zordu. 
Bu sayı sisteminde kaç farklı sembol vardır? 
Bir düzinede 12 adet vardır. Bu sistemi kullanarak bu sayıyı yazmayı dener misiniz? 
12 düzine bir gros eder. Bir grosda kaç adet olduğunu bu sistemi kullanarak yazmayı dener misiniz?
Bu kadar az sembol kullanan bu sayı sisteminde bütün doğal sayılar yazılabilir mi?
Basamaklı Sayı Sistemleri
Bugün kullandığımız sayı sistemi çok daha gelişmiş bir sistemdir. Daha önceki sayı sistemlerinde yaşanan sıkıntılar çözülmüştür.
• Bir sayının bir tek gösterimi vardır. 
• Büyük sayıları göstermek için çok fazla tekrar gerektirmeyen bir yapı oluşturulmuştur. 
• İki sayının karşılaştırılması kolaydır.



GİRİŞ 

Yazılı tarihe göre matematikle ilgili ilk bilginler, milattan önceki Yunan bilginleridir: Bu dönemde Tales, Pisagor, Öklid, Arşimed gibi bilim adamlarının karşımıza çıktığını görmekteyiz. Daha sonra İslamiyet’in ilk yıllarından itibaren 7. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında Müslüman matematik bilginlerinin eserlerini görüyoruz: Bilinen ilk cebir kitabını Harezmi (780 - 850) yazmıştır. El-Kitabül Muhtasarfi Hesabil Cebri ve’l-Mukabele isimli eserden Arapçadaki “cebir” Batı dillerine “algebra” olarak çevrilmiştir. Ayrıca “hesap metodu” anlamına gelen “algorithma”, “el-Harezmi” kelimesinden gelmektedir. Sinüs ve kosinüs tanımları ilk defa El-Battani (858-929), tanjant ve kotanjantla ilgili ilk temel bilgiler Ebul Vefa (940-998) tarafından bulunmuştur. Böylece matematiğe ait temel bilgilerin ekseriyeti İslam bilginleri tarafından bulunduktan ve belli bir noktaya getirildikten sonra, bu bilgilerden hareket eden Batılı bilginlerin çalışmaları ile matematik günümüzdeki ulaşmıştır. Bu Batılı matematikçilerden bazıları: Johann Müller (1436-1476), Cardano (1501- 1596), Descartes (1596-1650), Newton (1642-1727), Leibniz (1646-1716), Maclauren (1698-1748), J. Bernoulli (1654-1705), Boole (1815-1864), Poincare (1854-1912), Cantor (1845-1918)’dur. Şu halde matematikle ilgili temel bilgiler bazı Batılı matematikçilerin yazdığı gibi ilk olarak 17. yüzyıl başlarında Avrupa’da ortaya çıkmamış, 7. ve 16. yüzyıllar arasında yaşayan İslam bilginleri tarafından ortaya konulmuştur.(1)

Bu makalede matematik tarihi içinde sayıların, özellikle “sıfır” rakamının ortaya çıkışını özetle ele alacağız. Sınırlı kaynaktan yararlanarak, bu konuyu ele almamızda iki ana sebep vardır. Birincisi, Lütfi Göker Bey’in vurguladığı 7 ila 16. yüzyıl arasında İslam-Türk matematikçilerinin katkılarına, bazı Batılı matematikçilerin değinmemesi sebebiyle gerçeğin birçoğumuzca bilinmemesidir. Gerçekten de mesela E. T. Belle “Büyük Matematikçiler” adlı kitabında İslam dünyası matematikçilerine yer vermemiştir. Buna karşılık G. Sarton “Bilim Tarihine Giriş” kitabının ikinci cildinde, S. Hunke Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” kitabının ikinci bölümünde İslâm matematikçilerine yer ayırarak kitaplarını bunlara ithaf etmiştir. Hunke: “Sadece biz (Almanlar) değil, dünyanın medeni bütün milletleri, sayıları Müslümanlardan almışlardır. Bu rakamlar olmaksızın; ne bir bilet, ne bir fiyat etiketi, ne telefon rehberi, ne de borsa haberi düşünülebilir. Riyazî, fiziki ve astronomiyle ilgili ilimlerin muhteşem yapısı, sesten hızlı uçak, feza gemisi ve atom fiziği de düşünülemez.”(2)

SAYILAR TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ. 

Aşağıda sayılar tarihini, “Milattan Önceki Devirler”, “Hint Dünyasında Sayılar” ve “İslam Dünyasında Sayılar” şeklinde kısaca üç bölümde inceleyeceğiz.

A. Milattan Önceki Devirlerde Sayılar 

İlk çağlarda sayılar, kil tabletler üzerine çizikler, ağaç dallarına çentikler yapılarak ifade edilmiştir.

Eski Mısır’da rakamlar, bazı şekillerin yan yana gelmesiyle belirtiliyordu: 1 için “I”, 10 için “^”, 100 için “?“ (Çengel işareti) gibi. Eski Mezopotamya’da ise 1 yerine “D” harfi, 10 Yerine “ 0” (yuvarlak) vb. şekiller kullanılıyordu. Eski Mısır ve Mezopotamya’da “sıfır” rakamını gösteren sembole rastlanmamaktadır. Romalılarda harflerle gösterilen Romen Rakamlarını hepimiz biliyoruz: 1(1), 5(V), 10 (X), 50 (L), 100 (C). 500 (D), 1000 (M) gibi Romen rakamları da sıfır ve basamak sistemi ihtiva etmediğinden aritmetik işlemlere uygun değildir. Nitekim Roma’da, Forum meydanındaki süslü hitabet kürsüsünün “Columna Restrata” sütununda 2.200.000 sayısını belirtmek için, 22 adet yüz bini gösteren sayı işareti oyulmuştur. O devirde bu miktarı belirtmek için daha iyi bir işaret yoktu.(3)

B. Hind Dünyasında Sayılar 

Hindistan milattan 300 yıl önce sayı ifadelerini rakamlamaya başladı ve 6. Asra doğru haneleri sağdan sola doğru olan, 1 ‘den 9’a kadar rakamlar ortaya çıktı. Bu rakamlar 660 yıllarında Hindistan dışında da tanınmaya başlandı. Hintli Aryabhatta (476-550) Sanskrit dilinde bir matematik kitabı yazmış. p sayısı için 3.1416 değerini bulmuştur. Yine Brahmagupta (598-665) ve Bhaskara (doğ. 1114) matematikle ilgili kitaplar yazmışlardır.

C. İslâm Dünyasında Sayılar 

Brahmagupta, astronomi ile ilgili yazdığı “Siddhanta” kitabında, ilk dokuz sayı işareti ve sıfır ile birlikte, hesap yapmaya dair kaideleri de almıştı. 773 yılında Kankah isimli bir Hintli astronom Halife El-Mansur’un (754-775) Bağdat’taki sarayına Brahmagupta’nın bu kitabı ile gelir. “Sindhind” adıyla hemen Arapça’ya çevrilen eser, halifeler tarafından astronomi araştırmaları için büyük himaye görür. Müslümanlar bu eserle Hint rakamlarını tanıdılar. Hint bilginleri daire şeklinde gösterdikleri “ 0” (sıfır) sayısına bir şeyin yokluğu anlamına gelen “Sunya” adını vermişlerdi; İslam bilginleri de bu işarete boşluk anlamına gelen “es-sıfır” demişlerdir. 

İslâm âlimi El-Harezmi(780-850), zamanın Abbasi halifesi Me’mun(813-833)’dan destek görür ve Bağdat’taki saray kütüphanesindeki milattan önce ve sonra yazılan eski Mezopotamya, Mısır, Yunan, Hind (özellikle Sindhind) ve İslam alimlerinin kitaplarından (Kitab-ün-fil Hisab, Kitab-ün-fil-Coğrafya, vb.) yararlanarak kitaplar yazar. Bunların içinde en önemlisi girişte zikredilen El-Kitabü’l-Muhtasar fi Hesabi’l-Cebri ve’l-Mukabele kitabıdır.(4) Bu eserin aslı İngiltere Oxford Bodlyn kütüphanesindedir. Bu eserde sıfır rakamı ve 9 ayrı rakamın aritmetik işlemlerde nasıl kullanılacağı açıkça gösterilmiş olup Kur’an-ı Kerim’deki miras taksimi ve kölelerin serbest bırakılması mevzularıyla ilgili örnekler vardır. Bu eser İngiliz Bath’lı Adelard tarafından Latince’ye çevrilmiştir. Harezmi’nin bu eseri Orta Çağ’da Latinceye çevrilirken, Adelard çevirisinde Arapça olan “el-cebr” kelimesini aynen almış ve bu kelime günümüze kadar “algebra” (=cebir) olarak aynen gelmiştir. Daha sonra 900’lü yıllarda İspanya’nın Kurtuba şehrindeki İslam halifesi II. Hakem’e gönderilen Gerbert veya daha sonraki adıyla Papa II Silvester (945-1003) Batıda Arap Rakamlan olarak bilinen rakamlan (sıfır dahil) ilk defa Batıya öğretmiş ve ünü sekiz asır devam etmiştir. Gerbert’den yüz yıl sonra Harezmi’nin meşhur kitabının Latince tercümesi, Endülüs yoluyla Batıya ulaşır. Sonra Pizalı Leonardo Fibonacci (1170- ?) Mısır’a yaptığı seyahatlerle matematik bilgisinin esaslarını orijinal kaynaklardan Batı’ya taşımıştır. Leonardo, İslam matematik öğretmenlerinden öğrendiği tüm bilgileri, sıfır rakamı dahil, çevresindekilere uygulamalarıyla öğretir ve Arapçada sıfır adı verilen “.“ işareti ile her türlü hesabın yapılabileceğini açıklar.(5 )

Sayılar hakkında oldukça ilginç görüşlere sahip “İhvan-ı Safa”ya göre, Kâinattaki âhenk sayılarla ortaya çıkarılır. Bu sayede çokluk birliğe dayanır. Dünya aritmetik ve geometrik ilişkilerle uyum içindedir ve Allah’ın birliğini gösteren bir şehri andırmaktadır. (6)

Milattan önceki devirler, Hint dünyası ve İslam dünyasında rakamların tarihi gelişimi yandaki tabloda toplu olarak gösterilmektedir.
Sonuç 
Bugün kullandığımız onluk sayı sistemi Batıya Müslümanlardan gitmiştir. Müslümanlar da sayılan belirten işaret veya yazıları (rakamları) Hintlilerden almışlardır. Bu nedenle, Müslümanlar kendi Arap rakamlarına “Hint sayıları” demekteler. Batıda ise “Arap rakamları” olarak bilinmektedir. İslam âlimi Harezmi’nin eserlerinde sıfır ve birden dokuz’a kadar olan ayrı rakamların aritmetik işlemlerde kullanılmaya başlanması ile Batıda matematikte hızlı gelişmeler olmuştur. Sıfır bulunmadan önce sayılan yazmak ve hesap yapmak oldukça güçtü.





KAYNAKLAR 
1) GÖKER, Lütfi : Matematik Tarihi, Kültür Bakanlığı Yay. No: 1017 Ankara, 1989,s.13
2) HUNKE, Sigrid: Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi, (Çev. Servet Sezgin) Bedir Yay. İstanbul (Orijinal ismi: Allahs Sonne über dem Abendland-Unser arabisches Erbe: ilk baskı: 1960, Almanya), s. 58
3) HUNKE, Sigrid: age, s. 61 
4) Türkiye Gazetesi: İslâm Tarihi Ansiklopedisi, cilt 5, İstanbul, s. 125
5) GÖKER, Lütfi : age, s 164. 
6) DÖĞEN, Şaban : İslâm ve Matematik 2. Baskı Gençlik Yay., İstanbul, 1994, sh. 167
Read more

Doğal Afetler Ve Alınması Gereken Önlemler Nelerdir?


DOĞAL AFETLER VE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER
Ülkemiz deprem, sel ve erozyon gibi doğa olaylarının sıkça meydana geldiği bir coğrafyada bulunmaktadır. Özellikle son yıllarda yaşanan depremlerin insan ve yerleşim yerleri üzerindeki yıkıcı etkileri kamuoyunun dikkatini doğal afetlere çekmiştir. Gerçekte kamuoyunun bu ilgisinden önce ülkemizde bu konuya ilişkin akademik çalışmaların uzun süredir yapıldığı ve bilimsel yazında “afet yönetimi” olarak tanımlanan alanın son yıllarda giderek artan bir ilgi odağı haline geldiği görülmektedir. 
Doğal afet, Kentbilim Terimleri Sözlüğü’nde, “yerel toplulukların genel yaşamını etkileyen, aksatan, bozan deprem (yer sarsıntısı), yangın, su baskını, erozyon (toprak kayması), çığ ve kaya düşmesi gibi doğa olayları”1 olarak tanımlanmaktadır. Tanıma göre bir doğa olayının doğal afet sayılabilmesi için yerel toplulukların yaşamını etkilemesi, aksatması ve bozması gerekmektedir. Bu olumsuz etkiler bütünüyle önlenemese de sınırlanabilmektedir. 
Doğa olaylarının olumsuz etkilerinin en aza indirilmesi, yıkım olayı öncesi bir takım önlemlerin alınması ile olasıdır. Bu önlemlerin başında kentleşmenin gelişimine ve yerleşim düzenine doğal afet riskini göz önünde bulunduracak biçimde bir yön vermek gelmektedir. Başka bir deyişle, kentleşme politikası, doğal afetin olumsuz etkilerini en aza indirecek bir kararlar ve izlenceler bütünü olarak görülebilir. Bu yazının konusunu, kentleşme politikasının doğal afetlerin olumsuz etkisini azaltan bu işlevinin, günümüze kadar meydana gelen doğal afetlerde yaşanan sorunlara bakarak ne ölçüde çözüm olacağının tartışılması oluşturmaktadır. Bunun için önce doğal afetlerle ilgili yönetim yapısı ve yönetsel sorunlar incelenmekte, daha sonra ise kentleşme ile doğal afetler arasındaki ilişki ortaya konarak, kentleşme politikasının doğal afetlerin olumsuz etkilerinin azaltılmasındaki
rolü tartışılmaktadır. 

2. Doğal Afetlerin Olumsuz Etkilerinin Azaltılması 
Doğal afetler doğa olayları sonucu meydana gelmektedir. Doğa olaylarının olması, örneğin depremin meydana gelmesi, önlenemez. Ancak bu olaylar sonucu olan olumsuz etkilerin olabildiğince azaltılması sağlanabilir. Bu amaçla alınacak önlemler (1) yıkım olayı öncesi (2) yıkım olayı sonrası alınacak önlemler olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Yıkım olayı sonrası o yerin mülki idare amiri tarafından; 
a) Haberleşme, ulaşım ve trafik güvenliğinin sağlanması, 
b) Can kaybının en aza indirilmesi (kurtarma), 
c) Emniyet ve asayişi sağlama, 
d) Ölü ve yaralıların yıkıntı altından çıkarılması, 
e) Tıbbî ilk yardım, hasta ve yaralıların hastaneye nakli, 
f) Ölenlerin gömülme işlemlerinin yürütülmesi, 
g) Yangınların söndürülmesi, 
h) Acil ve geçici barınmanın sağlanması, 
i) Hastalıkları önleyecek sağlık koşullarının sağlanması, 
j) Evsiz, barksız kalan insanların yiyecek, giyecek, ısınma ve barınma ihtiyacının karşılanması, 
k) Elektrik, su ve kanalizasyon düzenlerinin işler duruma getirilmesi, karantina önlemlerinin alınması, 
l) Yıkıntı kaldırma ve temizlemenin yapılması ve 
m) Zararların saptanmasını kapsayan önlemleri alırlar(2). 


Bu yazı çerçevesinde incelenen yıkım olayı öncesi alınması gereken önlemler ise, yıkım ile oluşacak olası zararları olabildiğince azaltmayı amaçlar. Bu amaçlar, politika oluşturmanın yanısıra, bilimsel ve teknik çalışmaların yapılmasını içerir. Bu kapsamda, planlama, dayanıklı yapı
yapma, önceden haber alma ve uyarma ve ilk yardım ve kurtarma hizmetleriyle ilgili planlama ve örgütlenme çalışmaları doğal afetin yaratacağı olumsuz etkileri en aza indirebilecek çalışmalar olarak sayılabilir(3). 
Yıkım olayı öncesi alınması gereken önlemler, örgütlenme ve yönetim ile kentleşme politikası olmak üzere iki başlık altında ele alınabilir.
a. Örgütlenme ve Yönetim 
Kuruluş Yasasına (7116 sayılı) göre her türlü afetlerden önce ve sonra gereken önlemleri alma görevi Bayındırlık ve İskan Bakanlığına verilmiştir. Doğal afetler ile ilgili hizmetler ise Bayındırlık Teşkilat ve Görevlerine İlişkin 180 sayılı Yasa Gücünde Kararname(4) ile düzenlenmiştir. Afet hizmetlerinin görülmesi işinin Bakanlıkça görüleceğini düzenleyen Kararnamede Afet İşleri Genel Müdürlüğü’nün görevleri şöyle sıralanmıştır: 

a) Doğal afete uğrayabilecek bölgeleri saptamak, buralarda yapılacak yapıların teknik koşullarını belirlemek, bunların uygulanmasını sağlamak. 
b) Afete uğrayabilecek bölgelerde, afetlerden en az can ve mal kaybıyla kurtulmayı sağlayacak önlemleri ve esasları belirleyip uygulanmasını sağlamak. 
c) Olası afet yerlerini saptamak ve bu afetlerin önlenmesi için gereken önlemleri almak. 
d) Afet olduğunda, ivedi yardım uygulamasını ve eşgüdümünü sağlamak. 
e) Afete uğramış bölgelerde, en kısa zamanda, yerleşme ve barınmayı sağlayıcı kısa ve uzun süreli önlemleri alıp uygulamak ve uygulatmak; ayrıca, bu bölgelere götürülmesi uygun görülen hizmetler için gerekenleri yapmak ve bu konuda DPT ve ilgili kamu kuruluşlarıyla eşgüdüm ve işbirliği sağlamak. 
f) Afete uğramış ve uğrayabilecek bütün yerlerin imar ve yerleşme işlerinin hazırlık, uygulama, yönetim ve denetim işlerini yapmak ve yaptırmak. 


 Doğal afetler ile ilgili önemli bir başka kuruluş ise, İçişleri Bakanlığı ana hizmet birimlerinden biri olan Sivil Savunma Genel Müdürlüğü’dür. 3152 Sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Yasa ve 7126 Sayılı Sivil Savunma Yasasıyla düzenlenen Genel Müdürlüğün görevleri arasında, doğal afetlerde arama, kurtarma ve yardım çalışmaları yapmak da bulunmaktadır. Buradan anlaşıldığı üzere bu kuruluş -eğitim çalışmaları ayrık tutulursa(5) – afet öncesinden çok, yıkım meydana geldikten sonra alınacak önlemler ile ilgilidir. 
Bunun dışında, Milli Savunma, Sağlık ve Sosyal Yardım, Ulaştırma, Çevre ve Orman, Tarım ve Köyişleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar ve Sanayi ve Ticaret Bakanlıklarının doğal afetlerle ilgili çeşitli görevleri bulunmaktadır.
Görev ve yetkilerin çok sayıda Bakanlık ve Kuruluş arasında dağıtılmış olması uygulamada bir eşgüdüm sorunu yaratmaktadır. Bu sorun, doğal yıkım olayının meydana gelmesinde alınması gereken ivedi önlemlerin gerçekleştirilmesinde, o yerin valisini yetkili kılarak (7269 sayılı Afetler Yasasının 1. maddesi) aşılmaya çalışılmıştır.(6) 
Doğal yıkım olayının meydana gelmeden önce alınması gereken önlemler ile ilgili olarak yaşanan öteki yönetsel sorunlar ise şöyle sıralanabilir: 


• Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın taşra örgütleri olan Bayındırlık ve İskan Müdürlüklerinin doğal afetler alanında fiilen etkili olabilecek örgütlenme düzeyinde olmaması. 
• Yapı yapmada uyulması gereken kuralları belirlemek ve uygulamakla
görevli olan yerel yönetimlerin bu görevi tam olarak yerine getirmemeleri. 
• Her ne kadar doğal afetler ile ilgili çok sayıda kurum ve kuruluşun görevli olmasından kaynaklanan eşgüdüm sorunu taşrada o yerin vali ya da kaymakamı yetkili kılınarak aşılmak istense de, özellikle 1999 Marmara depreminden sonra merkezde oluşturulan dört yeni örgütle(7) eşgüdüm sorununun daha da belirginleşmesi. Böylelikle, doğal afetler ile ilgili kurumlar arasında, yetki, görev ve sorumluluklar yönünden karmaşık bir durum meydana gelmiştir.(8) 
• Belediyelerin sivil savunma eğitimi ve uygulamalarını yaptırma konusundaki eksiklikleri. 
• Doğal afetler konusunda yerel yönetimlerin daha etkin duruma getirilmesini sağlayacak tüzel düzenlemelerin bulunmayışı. 
• Belediyelerin teknik, araç-gereç, insan gücü ve akçalı açılardan yetersiz oluşu. 
• Kimi illerde (İstanbul gibi) doğal afetlerle ilgili gereğinden çok örgütlenmelere gidilmesi ve bundan kaynaklanan olumsuzluklar.(9) 


b. Kentleşme Politikası 

Ülkemizde yapılan çalışmalar, kentleşmenin başlangıcının 1950′li yıllar olduğunu göstermektedir. 1950′lerde nüfusun % 18.5′ini oluşturan kentli nüfus, hızla artarak 1985′te nüfusun yarısını (% 50.9) aşmıştır. Günümüzde ise (2000) kentsel nüfusun toplam nüfus içindeki payı % 65′e ulaşmıştır.
1950′li yıllardan başlayarak yalnızca kentli nüfus değişmemiş, kentleşmeyi ve bununla birlikte yerleşme düzenini etkileyen politikalar da değişmiştir. 1950′li yıllara kadar iç pazarı bütünleştirmeye dönük demiryolu politikası ve devlet eliyle ithal ikameci sanayileşmeyi öngören bir politika izlenerek ve sanayi tesisleri demiryolları üzerinde kurularak dengeli bir yerleşim büyüklüğü dağılımı yeğlenirken(10), 1950 sonrasında gerek ekonomi, gerekse kentsel yerleşme düzeni politikaları bütünüyle değişmiştir. Ülkemiz bu dönemle birlikte devlet eliyle sanayileşme stratejisinden özel sektör ağırlıklı sanayileşme stratejisine geçmiş, özellikle 1980′lerden sonra dışa dönük sanayileşme politikasına geçişle birlikte dengeli yerleşme düzeninden tümüyle vazgeçilmiştir. Bunun yerine ekonomik faaliyetlerin yer seçiminin, “karşılaştırmalı üstünlükler ilkesi”ne göre yapılması benimsenmiş, bu ilkenin benimsenmesi ise sosyo-ekonomik ve mekansal çekicilikleri yüksek olan, ama aynı zamanda afet riski yüksek olan İstanbul, Adapazarı ve Kocaeli gibi kentlerin daha da büyümesine yol açmıştır(11). Başka bir deyişle bu kentlerin doğal afet riski olup olmaması izlenen politikalara etki etmemiş, doğal yıkım olaylarının yaratacağı olumsuzlukların önüne geçecek bir kentleşme politikası izlenmemiştir. Oysa kentleşme politikası; kentleşmenin yönünün belirlenmesi (nüfusun deprem riski daha az olan yerlere yönlendirilmesi), bölge ve kent planlarının doğal afet riskine göre hazırlanmasının sağlanması ve yapı denetimi gibi bir çok yolla doğal afetin olumsuz etkilerinin önceden azaltılmasını sağlayabilir. Bu bağlamda, kentleşme politikası çerçevesinde alınan önlemler şöyle sıralanabilir: 

• Kent planları, yerleşim yerinin üzerinde olduğu toprağın jeolojik özellikleri göz önünde bulundurularak hazırlanmaktadır. Kent ve kasabanın gelişme doğrultusu ve alçak ve yüksek yapı düzenleri toprağın bu özellikleri çerçevesinde belirlenmektedir. Böylece, özellikle yer sarsıntısının olduğu yerlerde olası olaylardan en az zarar görecek bir yerleşme yapısı oluşturulmaya çalışılmaktadır.(12) Ancak, bunun günümüze kadar ülkemizde tam olarak uygulandığını ileri sürmek güçtür. Bunun nedeni, planı yalnızca kent ölçeğinde ele alan “imar planlaması” yaklaşımının benimsenmesi, buna karşın doğrudan mekansal dokuyu etkileyen yoğunluğu artırıcı potansiyelleri göz önünde bulunduran “mekansal planlama” yaklaşımının yeğlenmemesi olarak görülmektedir. Bu yaklaşımın sonucu olarak, İstanbul, İzmit, Adapazarı, Gölcük ve Yalova gibi çekicilikleri öne çıkan kentlerin, ekonomik yoğunlaşma ve bunun özendirici etkisiyle oluşan nüfus baskısının yaşandığı mekanlar olmasının önüne geçilememiştir.(13) Bu yerleşimlerin ekonomik ve sosyal potansiyeli, deprem riskinin önüne geçmiş, planlamada ise bu durum göz ardı edilerek, bölgenin başta jeolojik, ekonomik ve sosyal özelliklerini göz önünde tutan bütüncül bir planlama yaklaşımı yaşama geçirilememiştir. Geçmişte Doğu Marmara Bölgesi Ön Planı gibi bir takım iyi niyetli girişimler ise kağıt üstünde kalmıştır. 
• Afet riski olan yerlerde yapı ve konut yapımının sınırlanması, yıkım olayı olmadan alınan önemli bir önlemdir. 7269 sayılı Afetler Yasası ve Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik(14) gereğince yapı yapmanın yasaklandığı bu yerlerdeki yasaklama hükmü, belediyeler ve köy ihtiyar kurullarınca uygulanır. Bu yasağa aykırı yapılan yapılar vali ve kaymakamlar tarafından yıktırılır. Yine 7269 sayılı Afetler Yasası gereğince, afete uğramış ya da afet riski taşıyan bölgeler, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın belirlemesi ve önerisi üzerine Bakanlar Kurulunca “Afete Maruz Bölge” olarak kararlaştırılmaktadır. 
• Bunların dışında, dayanıklı yapılar yapılmasının sağlanması, doğal yıkım olaylarının önceden kestirilmesine yarayan en son teknik gelişmelerin izlenmesi ve olası afetlerde alınacak önlemler için bir izlence hazırlanması gibi önlemler ile doğal afetlerin olumsuz etkileri en aza indirilmeye çalışılmaktadır.(15) 


3. Sonuç ve Değerlendirme 
Jeolojik yapısı gereği ülkemizin özellikle deprem nedeniyle doğal afet riski yüksek olmasına karşın, olası olumsuzlukları azaltıcı önlemlerin yeterince alınmadığı görülmektedir. Soruna bütüncül bir yaklaşımla bakılmadığı gözlemlenmektedir. Oysa, öncelikle, başta ekonomi, sanayi, kentleşme, altyapı ve ulaşım politikaları olmak üzere bütün politikalarda doğal afet riskinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım, tek tek her bir alanda izlenen politikaların da bu konuda başarıya ulaşmasının temel koşulu olarak görülmektedir. Kentleşme politikası da, bu yaklaşımla, doğa olayları sonucu yaşanan olumsuzlukları azaltıcı bir araç olarak düşünülmektedir. 
Bu bağlamda, ilk olarak, doğal afetlerle ilgili yönetsel karmaşaya (eşgüdüm sorununa) son verilerek, yetkinin merkezde tek elde toplanması ve merkez ile taşrada görev paylaşımının açıklığa kavuşturulması gerekli görülmektedir. Ayrıca yapı yapmada uyulması gereken kuralları belirlemek ve uygulamakla görevli olan yerel yönetimlerin bu görevini gereğince yerine getirmelerinin sağlanması gerekmektedir. Bu nedenle, yerel yönetimler; teknik, araç-gereç, insangücü ve akçalı açılardan yeterli bir duruma getirilmelidir. 
İkinci olarak, kent ve bölge planları doğal afet riskine göre hazırlanabilir. Bunun için bazı teknik bilgilere ve çalışmalara sahip olunması gerektiği kuşkusuzdur. Ne var ki ülkemizde henüz, jeolojik çalışmalar yapılarak mikro-bölgeleme belgelerinin elde edilmesi, kentsel kusurlar araştırmaları ve kentsel risklerin belirlenmesi çalışmaları akademik çevrelerde bile fazlaca bilinmemektedir. Ayrıca, doğal afet riski göz önünde tutularak yerleşim yerlerinin, yapılaşma, altyapı, sosyal ve ekonomik varlıklarını birlikte değerlendirecek, zayıf ve kusurlu yönlerini belirleyecek çalışmaların yapılması gerekmektedir.16 
Üçüncü ve son bir önemli nokta da, doğal afetlerle ilgili bilimsel ve teknik gelişmelerin sürekli izlenmesidir. Böylece, örneğin depremlerde kullanılan erken uyarı sistemlerinin kullanılmasıyla büyük ölçüde can ve mal kaybının önüne geçilebilir.

Read more

Yarasa Nedir? Yarasaların Özellikleri ve Hakkında Bilgiler


Yarasalar ya da Chiroptera, uçma yeteneğine sahip memeli hayvanlar takımıdır.
El parmakları uzamış ve esnek uçma derisiyle çevrilmiş canlılardır. Çoğu tür, baş aşağı tutunarak uyurlar. Geceleri aktif olan bu canlıların koklama ve tat alma duyuları çok iyi gelişmiştir. Meyveyle beslenen türler haricinde, görme duyuları iyi gelişmemiştir. Çıkardıkları çok yüksek frekanslı ses dalgalarının, etraflarındaki cisimlere çarpıp geri dönmesi yardımıyla yönlerini bulurlar (ekolokasyon). Bu sesler, çoğunlukla insanlar tarafından duyulamaz.
Image

Sınıflandırma
Dünyada 18 familyaya bağlı, 986 tür yarasa varken Türkiye’de 4 familyaya bağlı, 30 tür yarasa bulunmaktadır. Türkiye’de yaşayan yarasa familyaları şunlardır:
Uçan köpekler (Pteropodidaa): Gözleri oldukça büyüktür, dış kulakları huni şeklindedir. Meyvelerle beslenirler.
Nal burunlu yarasalar (Rhinolophidae): Burunları atnalı şeklinde, gözleri küçüktür. Kış uykusu sırasında serbest olarak baş aşağı sarkarlar ve uçma derisiyle bütün vücutlarını örterler. Böceklerle beslenirler.
Düz burunlu yarasalar (Vespertilionidae): Burunları düz, gözleri küçüktür. Sadece böceklerle beslenirler. Koloniler halinde yaşarlar.
Kuyruklu yarasalar(Buldok yarasalar) (Molossidae): Kuyrukları oldukça uzun, kulakları büyük ve köşelidir. Kanatları dar ve uzundur. Pis kokarlar.
Antrozoidae
Craseonycteridae
Emballonuridae
Furipteridae
Megadermatidae
Molossidae
Mormoopidae
Mystacinidae
Myzopodidae
Natalidae
Noctilionidae
Nycteridae
Phyllostomidae
Thyropteridae 

Yarasalar hakkında bazı gerçekler
Meyve yiyen yarasalar, 450 kadar ticari maddeyi ve 80 kadar ilacı insanoğlunun hizmetine sunmaktadır. Yağmur ormanları için yarasalar, yaşamsal önem taşır. Yarasalar, bu bölgedeki ağaçların polen ve tohumlarını taşıyarak yaklaşık yüzde 95’inin çoğalmasını sağlar.
Dünyadaki 1000’i aşkın yarasa türünden sadece 3’ü vampir yarasadır ve bunlar Latin Amerika’da yaşar. Vampir yarasalar insanlara saldırmazlar. Kümes hayvanlarını tercih ederler.
Avrupa’nın ve Türkiye’nin en küçük yarasası olan cüce yarasa sadece 5 gram ağırlığındadır.
Dünya üzerinde yaklaşık 4500 memeli türü bulunmaktadır ve bunların 1000’den fazlasını yarasalar oluşturur.
Yarasaların Radarı
Image
Yarasalar çok ilginç varlıklardır. Onları ilginç kılan özelliklerinin başında ise, olağanüstü yön bulma yetenekleri gelir.
Yarasaların bu yeteneği, bilim adamları tarafından yürütülen bir dizi deneyle ortaya çıkarıldı. Bu canlıların yapısındaki olağanüstü tasarımı görmek için, bu deneyleri biraz inceleyelim:
Bu deneylerin ilkinde, yarasa tamamen karanlık bir odaya bırakıldı. Aynı odanın bir ucuna ise yarasanın besini olan bir sinek yerleştirildi. Bu andan itibaren odada olup bitenler ise gece görüş kabiliyeti olan kameralarla takip edildi. Sinek havada daha ilk kanat çırpışlarını yaparken odanın bir ucundan hızla harekete geçen yarasa doğrudan sineğin yanına gelerek onu avladı. Bu deney ile yarasaların karanlıkta bile işleyen çok keskin bir algılama kabiliyeti olduğu sonucuna varıldı. Ama yarasanın bu algılaması, işitme duyusundan mı, yoksa sahip olduğu bir gece görüş sisteminden mi kaynaklanıyordu?
İşte bunun için ikinci bir deney yapıldı. Aynı odada bir köşeye bir grup tırtıl yere bırakıldı ve üzerleri bir gazete sayfası ile örtüldü. Serbest kalan yarasa, hiç zaman kaybetmeden, yerdeki gazete sayfasını kaldırarak tırtılları yedi. Bu, yarasanın yön bulma yeteneğinin görme duyusuyla ilgili olmadığını gösteriyordu.
Bilim adamları yarasalarla ilgili deneylerine devam ettiler: Yeni deney uzun bir koridorda gerçekleştirildi. Bir uca yarasa, diğer uca ise yem olarak bir grup kelebek yerleştirilecekti. Ancak bundan önce koridoru diklemesine kesen, birbirine paralel duvarlar yapıldı. Daha sonra da bu duvarların her birine, ancak bir yarasanın geçebileceği kadar genişlikte birer delik açıldı. Ama delikler her duvarın farklı bir noktasındaydı. Yani yarasanın bu duvarları aşması için adeta “slalom” yarışı yapan kayakçılar gibi sürekli manevra yapması gerekecekti.
Image
Zifiri karanlık olan koridorun başındaki yarasanın serbest bırakılmasıyla birlikte bilim adamları gözlemlerine başladı. Yarasa ilk duvara yaklaştığında doğrudan deliğe doğru hareket ederek buradan kolaylıkla geçti. Bundan sonraki her duvarda aynı şey gözlemlendi: Yarasa duvara çarpmak bir yana, duvar yüzeyindeki deliği aramaya bile gerek duymadı. Son duvarı da rahatlıkla geçen yarasa burada yakaladığı kelebeklerle karnını doyurdu.
Bu durum karşısında hayranlıklarını gizleyemeyen bilim adamları, yarasanın algılamasındaki hassasiyeti anlamak için son bir deney daha yapmaya karar verdiler. Bu kez amaç yarasanın algı sınırlarını daha kesin belirlemekti. Yine uzun bir tünel hazırlandı ve tünel boyunca 0.6 mm kalınlığındaki çelik teller tavandan yere inecek şekilde dağınık bir tarzda gerildi. Yarasa, deneyi yapanları bir kez daha şaşırtarak, gerili tellerden hiçbirine takılmadan, tek seferde aralarından geçerek yolculuğunu başarıyla tamamladı.
Yarasanın bu uçuşu, 0.6 mm kalınlığındaki telleri bile uzaktan algılayabildiğini gösteriyordu.30 Daha sonra yapılan diğer araştırmalar, yarasaların bu inanılmaz algılama yeteneklerinin, sahip oldukları bir sonar sistemine bağlı olduğunu gösterdi. Yarasalar, etraflarındaki cisimleri algılamak için, yüksek titreşimli ses dalgaları yayıyorlardı. İnsanlar tarafından duyulamayan bu dalgaların yankıları yarasa tarafından algılanıyor ve böylece hayvan içinde bulunduğu ortamın bir tür “harita”sını çıkarıyordu.
Yani yarasanın havada uçan küçücük bir sineği algılaması, çıkardığı seslerin sineğe çarpıp geri dönmesiyle oluşan yankıya dayanıyordu. Bu sistemin ne anlama geldiğini biraz düşünelim. Yarasanın sonarla yön bulması, yaydığı seslerin kendisine geri dönme süreleri arasındaki farkı hesaplaması sayesinde mümkün olmaktadır.
Örneğin karanlık ve boş bir odanın zeminindeki tırtılı avlayan yarasa deneyini hatırlayalım. Yarasanın tırtılı algılaması şöyle olmaktadır: Yarasa tiz sesli çığlıklar atmakta ve kendisine gelen yankılara göre odanın şeklini tespit etmektedir. Yarasanın çığlığı oda zeminine çarpıp geri dönmekte, yarasa da bu gidip-gelme süresine göre zeminin uzaklığını anlamaktadır. Tırtıl ise, odanın zemini üzerinde 0.5 ya da 1 cm. kadar yükseklik oluşturur. Yani tırtıl yarasaya zeminin genelinden 0.5 ya da 1 cm. kadar daha yakındır. Ayrıca tırtıl çok yavaş olsa da hareket etmekte, bu da kendine çarpıp yansıyan dalgaların frekansını değiştirmektedir. Yarasa, bu ufak farkları bile algılayarak yerde bir tırtıl olduğunu anlayabilir. Yarasa bu işi saniyede 20 bin frekans yayıp, bunların hepsinin yankılarını analiz ederek yapar. Dahası bu işi yaparken hareket halindedir. Tüm bunlar düşünüldüğünde, akıllara durgunluk verecek birer mucize oldukları anlaşılır.
Yarasanın sonarının daha da olağanüstü bir yönü vardır. Yarasanın işitme sistemi yalnızca kendi sesini duyacak biçimde yaratılmıştır. Hayvanın algılayabildiği frekans aralığı çok dardır yani ancak belli frekanstaki sesleri algılayabilir. Ancak işte bu noktada çok önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır. Doppler etkisi denen fizik kuralına göre, hareket halindeki bir cisme çarpan sesin frekansı değişir. Bu yüzden, yarasa kendisinden uzaklaşmakta olan bir sineğe doğru ses dalgalarını yaydığında, dönen ses dalgaları yarasanın duyamayacağı bir aralığa düşecektir. Bu nedenle yarasanın hareketli cisimleri algılamada büyük zorluklar yaşaması gerekir.
Ama böyle olmaz. Yarasa her türlü cismi kusursuzca algılamaya devam eder. Çünkü yarasa, Doppler etkisini bilirmişcesine, hareketli cisimlere doğru yolladığı ses dalgalarını değiştirir. Örneğin kendisinden uzaklaşan sineğe en yüksek frekanslı ses dalgasını yollar ki, ses geri döndüğünde duyamayacağı kadar düşük bir frekansa inmesin.
Peki bu ayarlama nasıl gerçekleşir?
Yarasanın beyninde, sonar sistemini denetleyen iki farklı tipte nöron (sinir hücresi) bulunmaktadır; bunlardan biri yansıyan ultrasonu algılar, diğeri bazı kaslara komut vererek yarasanın çığlığını oluşturur. Bu iki nöron beyinde eş güdümlü çalışır; öyle ki yankının frekansı değişince, birinci nöron bunu algılar ve ikinci nöronu baskılayarak veya uyararak, çığlığın frekansının yankının frekansına uymasını sağlar. Sonuçta yarasanın çığlığı ortamın durumuna göre frekans değiştirir ve en verimli şekilde kullanılır.
Tüm bu sistemin evrim teorisinin “tesadüf” açıklamasına indirdiği darbeyi görmemek ise mümkün değildir. Yarasadaki sonar sistem son derece kompleks bir yapıdır ve asla rastgele mutasyonlarla açıklanamaz. Sistemin çalışabilmesi için, tüm ayrıntılarıyla kusursuz olarak var olması zorunludur. Yarasa hem yüksek frekanslarda ses yayacak yapıya, hem bu sesleri algılayıp analiz edecek organlara, hem de hareket değişikliklerine göre frekans ayarlaması yapan sisteme sahip olmalıdır ki, sahip olduğu sonar işe yarasın. Elbette ki tüm bunlar rastlantılarla açıklanamaz ve yarasanın kusursuz bir biçimde Allah tarafından yaratıldığını gösterir.
Bilimsel araştırmalar, yarasalardaki yaratılış mucizelerinin yeni örneklerini ortaya çıkarmaktadır. Ortaya çıkan her yeni mucizede de bilim dünyası bu olağanüstü sistemlerin nasıl çalıştığını çözmeye uğraşmaktadır.
Örneğin geçtiğimiz yıllarda yarasalarla ilgili olarak yapılan yeni bir araştırma ortaya çok ilginç sonuçlar çıkardı:33 Mağarada yaşayan bir yarasa grubunu incelemek isteyen bilim adamları, grup üyelerinin bazılarına vericiler yerleştirdi. Gece olunca yarasalar dışarı çıkarak, gün doğana kadar dolaşıp besin ihtiyaçlarını giderlerdi. Bilim adamları ellerindeki alıcılarla saatler boyu süren bu yolculuğu izlediler. Yarasaların, zaman zaman, yaptıkları bu yolculuk nedeniyle mağaradan 50-70 km. kadar uzaklaştıkları tespit edildi. Ancak bilim adamlarını asıl şaşırtan şey, güneşin doğmasına yakın başlayan dönüş yolculuğu oldu. Yarasalar, dönüş yolculuklarını, bulundukları yerden doğrudan doğruya yuvaya uçuş yaparak gerçekleştirdi. Peki yarasalar mağaraya göre hangi yönde ve ne kadar uzakta olduklarını nasıl biliyorlardı?
Böyle bir uçuşta yön tayininin nasıl yapıldığına dair detaylı bilgiler henüz elde edilemedi. Bilim adamları, bu uçuşu yapan yarasaların işitme duyusunun böyle bir yolculukta çok fazla işlevi olamayacağını düşünüyorlar. Aynı bilim adamları, yarasaların kör olduklarını da hatırlatarak, kendilerini şaşırtacak kadar üstün olan yeni bir sistemle her an karşılaşabileceklerini belirtiyorlar. Kısacası bilim, yarasa adını verdiğimiz canlılarda yeni yaratılış mucizeleri bulmaya devam ediyor.
Read more

Fecr-i Ati Edebiyatının Özellikleri ve Sanatçıları Nelerdir?


Bildirilerinde, edebiyatın ciddiye alınması, Batı edebiyatının daha yakından tanıtılması, düşünce ve edebiyat konularında koferanslar düzenlenmesi, bir Fecr-i Ati kurulması gibi amaçlarının bulunduğunu açıklarlar.
Geçmişte kaldığını söyledikleri Servet-i Fünun anlayışını eleştirmekle birlikte onların da bir adım ötesine gidememişlerdir.
Konu, biçim, dil ve anlatım yönünden Servet-i Fünunculardan hiçbir farkları yoktur. Onlar, serbest müztezatı biraz daha serbestleştirmişler ve Servet-i Fünuncuların tam kavrayamadığı sembolist şiirin güzel örneklerini veren şairler yetiştirmişlerdir. Bunun dışında edebiyatımıza bir yenilik getirememişler bu nedenle de özentici, taklitçi bir topluluk olarak eleştirilmişlerdir.

Bu toplulukta yer alan kimi sanatçılar bireysel bir anlayışı devam ettirirken (Ahmet Haşim gibi) pek çoğu da “Milli Edebiyat” hareketine katılmış ve bu anlayışla ürünler vermişlerdir.
Fecr-i Ati Sanatçıları:
Ahmet Haşim, Aka Gündüz (Enis Avni), Ali Canip Yöntem, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mehmet Fuat Köprülü, Refik Halit Karay, Celal Sahir, Faik Ali……
AHMET HAŞİM (1884-1933): Fecr-i Ati topluluğunun en başarılı santçısı olan Ahmet Haşim topluluk dağıldıktan sonra çalışmalarına bireysel olarak devam eder.
Şairin yaşamı santını derinden etkiler. Bu nedenle şiirlerinde çocukluk anıları, aşk ve doğa konularında yoğunlaşır. Karamsar yaklaşımı onun belirgin özelliğidir. Şiirlerinde ağır ve süslü bir dil kullanmasına rağmen nesirlerinde daha açık ve nispeten yalın bir dil vardır.
Piyale adlı şiir kitabının önsözünde şiir anlayışını şöyle açıklar: “Şiirin asıl özelliği ‘duyulmak’tır. Şiirin dili musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır. Yani bu dil, bir açıklama vasıtası olmaktan ziyade bir telkin vasıtasıdır ve şiirde musiki anlamdan önce gelir. Bu bakımdan kelimeler, şiire, anlam değerlerinden çok musiki değerleriyle girerler. Şiirin anlam bakımından açık olması zaruri değildir. Şiirin doğduğu yer şuuraltıdır. Konu ise sadece terennüm için bir vesiledir”.
Şiirde musikiyi ön plana alan, anlam açıklığını ikinci plana atan, mısralarda geniş ve akıcı bir telkin yeteneği arayan ve şiirin kaynağını bilinçaltında bulan bu anlayış ile sembolizmin şiir anlayışı arasında yakınlıklar vardır. Ancak sembolist şiirin asıl unsur olan sembol, Haşim’in şiirlerinde yoktur. Onun, anlamı anlaşılmayan veya değişik yorumlara elverişli bulunan şiirleri pek azdır. Bu bakımdan Haşim’i sembolist bir şair olarak kabul etmek pek güçtür.
Haşim’in şiirine en uygun anlayış tarzının, empresyonizm olduğu kabul edilebilir. Gerçekten şiirlerinde dış dünyaya ait gözlemlerinin kendi iç dünyasında yarattıığı izlenimleri aksettirmesi bu anlayışın en açık göstergesidir.
Göl Saatleri’nin küçücük ve manzun “Mukkadime”si de empresyonizmin özlü bir ifadesinden başka bir şey değildir.
Eserleri:
Şiirleri: Göl Saatleri, Piyâle
Nesirleri: Gurebâ-hane-i Lâklâkan, Bize Göre
Gezi Notları: Frankfurt Seyahatnamesi
1. 20 Mart 1909′da Hilal Matbaası’nda toplanan Şahabettin Süleyman,Yakup Kadri, Refik Halit, Cemil Süleyman, Köprülüzade Mehmet Faut, Tahsin Nahit, Emin Bülent, Ali Süha, Faik Ali ve Müfit Ratib gibi yeni bir hareket başlatmayı planlar. Ahmet Haşim de bu harekete katılır. Böylece  Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi Beyannamesi, 24 Şubat 1910′da yayımlanır.  Fecr-i Ati  edebiyatı, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Servet-i Fünûn dergisinde yayımlanan bir bildiriyle başlar.
2. Edebiyatımızda ilk edebi bildiriyi (beyannameyi) yayımlayan topluluktur.
3. Edebiyatımızda ilk edebî topluluktur.
4. Servet-i Fünûn edebiyatına tepki olarak doğmuştur.
5. ‘Sanat şahsi ve muhteremdir.’ (Sanat kişisel ve saygıya değerdir) görüşüne bağlıdırlar.
6. ‘Edebiyat ciddi ve önemli bir iştir, bunun halka anlatılması lazımdır.’ görüşüne sahiptirler7. Batıdaki benzerleri gibi dil,  edebiyat ve sanatın gelişmesine, ilerlemesine hizmet etmek; gençleri bir araya getirmek; seviyeli fikir münakaşalarıyla halkı aydınlatmak; değerli ve önemli yabancı eserleri  Türkçeye kazandırmak; Batıdaki benzer topuluklarla temas kurmak, böylece  Türk  edebiyatını Batı  edebiyatına yaklaştırmak, Batı  edebiyatını  Türk  edebiyatına tanıtmak amacındadırlar.
8. Servet-i Fünûn’a bir tepki olarak ortaya çıkmasına rağmen, şiir sahasında bu edebiyatın özelliklerini sürdürürler.
9. Şiirlerinde işledikleri başlıca temalar tabiat ve aşktır.
10. Tabiat tasvirleri gerçekten uzak ve subjektiftir.
11. Dil bakımından Servet-i Fünûn’un devamıdır. Arapca ve Farsça kelime ve tamlamalarla dolu, günlük dilden uzak ve kapalı bir şiir dili oluşturmuşlardır.
12. Aruz veznini kullanarak serbest müstezat türünü daha da geliştirmişlerdir.
13. Fecr-i Aticiler tiyatro ile yakından ilgilenmişlerdir.
14. Şiirde özellikle Sembolizmin etkisi söz konusudur. Hikâyede Maupassant, tiyatroda ise Henrich Ibsen örnek alınır.
15. Belli bir sanat anlayışında, belli değer ölçüleri etrafında birleşmeyi değil, ferdi hürriyeti ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savundukları için kısa sürede dağılmışlardır. Dağılmalarında özellikle Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp‘in çıkardıkları Genç Kalemler dergisi etkilidir. Yani Milli Edebiyat hareketinin başlaması Fecr-i Ati‘yi bitirir.
16. Fecr-i Ati Edebiyat-ı Cedide ile Milli Edebiyat arasında bir köprü görevi görür.
17. Fecr-i Ati‘nin en önemli temsilcisi Ahmet Haşim’dir.
18. Fecr-i Ati Beyannamesine imza atanlar: Ahmet Haşim, Ahmet Samim, Emin Bülent (Serdaroğlu), Emin Lami, Tahsin Nahit, Celal Sahir (Erozan), Doktor Cemil Süleyman, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Refik Halit (Karay), Şahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih (Devrim), Ali Canip (Yöntem), Ali Süha (Delibaşı), Faik Ali (Ozansoy), Fazıl Ahmet (Aykaç), Mehmet Behçet (Yazar), Mehmet Rüştü, Mehmet Fuat (Köprülü), Müfit Ratib, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İbrahim Alaattin.
19. Milli Edebiyat‘ın başlamasıyla Hamdullah Suphi, Ali Canib ve Celal Sahir’in bu harekete katılmalarıyla topluluk 1912′de dağılmıştır. Yalnızca Ahmet Haşim Fecr-i Ati edebiyatının temel ilkelerine bağlı kalmış ve Milli edebiyat hareketine katılmamıştır.
20. Fecri Ati’nin görüşlerini, Yakup Kadri, Celal Sahir, Ahmet HAşim, Müfit Ratip, Mehmet Fuat ve Ali Canib Resimli Kitap adlı dergide; Mehmet Rauf, Hüseyin Suat ve Raf Necdet de eleştirilere Servet-i Fünûn’da cevap verdiler.
Fecr-i Ati Dönemi Gelişmeleri
1901’de, Servet-i Fünun mecmuası etrafında, kendilerine Fecr-i Âtî adını veren yeni bir nesil toplanmıştır. Servet-i Fünun topluluğu dağıldıktan sonra 1909 yılında Yakup Kadri, Ahmet Haşim, Refik Halit, Fuat Köprülü, Ali Canip, Şehabettin Süleyman, Celâl Sahir, Tahsin Nihat, Emin Bülent gibi isimler bir araya gelerek yeni bir topluluk oluştururlar. Topluluk, sanat hayatına bir bildiriyle başlar. Sanatın saygıdeğer ve şahsi olduğu anlayışını benimserler. Onlar Servet-i Fünun’u batılı edebiyatı tam olarak oluşturamamakla suçlarlar. Fransız edebiyatını örnek alırlar. Dilleri süslü, sanatlı, ağdalı ve ağırdır.
Aşk, ve tabiatı konu olarak işlemişlerdir. Aşk genellikle hissi ve romantiktir. Tabiat tasvirleri ise gerçekçi değil, Haşim’de olduğu gibi şahsîdir. Kısa ömürlü olan bu topluluk, Servet-i Fünunculardan daha sade bir dil kullanmış sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine uygulamışlar, Avrupaî edebiyat ile Milli edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır.
Aruzla şiir yazan Fecr-i Âtî şairlerinin en tanınmış ve en orijinali Ahmet Haşim’dir. Şiire herhangi bir yenilik getirmemişler, Servet-i Fünun’un devamı olmaktan öteye gidememişlerdir. Sanat anlayışlarında birlik ve bütünlük olmadığı için 1912’de dağılmışlar, ferdî olarak değişik alanlarda eserler vermişlerdir.  Fecr-i Ati bir  Türk edebi akımıdır.Akımın temelinde eskiyi yıkmak ve yerine yeniyi yani o günkü anlamıyla batılı düşünce sisteminden kaynaklanan felsefi  edebiyata uygulamayı amaç edinmişlerdir. Fecr-i ati’nin kelime anlamı “geleceğin aydınlığı” demektir.
Fecr-i Ati‘nin Edebiyat-ı Cedide’ye tepki olarak doğan bir akım olduğunu savlamıştır. Fecr-i Ati batıdaki benzerlerinde olduğu gibi belli ilkeler çevresinde birleşen bir yazın topluluğu biçiminde ortaya çıkmıştır.
Sanat anlayışları
Babıali’deki Hilal basımevinin bir odasında ilk toplantısını yapan ve Faik Ali’nin bulduğu Fecr-i Ati adını benimseyen topluluğun sanat anlayışı.. yayımladıkları bildiride yer alan şu düşüncede odaklaşır:
“Sanat şahsi ve muhteremdir.”
Örnek olarak da şiirde simgeciler, öykü ve romanda Maupassant, tiyatroda İbsen alınır.
Sonuçlar
Ama Fecr-i Aticiler, kurumlaşmak isterken gözettikleri, yazının ve toplumsal bilimlerin ilerlemesine çalışmak, sanatçılar arasında birlik ve dayanışmayı sağlamak gibi amaçları yaşama geçiremediler. Edebiyat-ı Cedide’ye karşı olmakla birlikte ne tepkilerini açık seçik ortaya koyabildiler, ne de özellikle dil açısından ondan kopabildiler. Üstelik her fırsatta tersini belirtmelerine karşın Edebiyat-ı Cedide’nin süreği sayıldılar. Bir dergi çıkaramamaları ve başlangıçta Servet’i-Fünun dergisi çevresinde toplanmaları da buna yol açtı.
Meşrutiyet’le gelen görece özgürlük ortamından yararlanarak çıkarılmış değişik eğilimlerdeki dergilerde yazmaları ise dağınıklık getirdi. Ayrıca, “sanat şahsi ve muhteremdir” ilkesini, herkesin ayrı ayrı görüşlere sahip olması, sanatı değişik biçimlerde anlaması olarak yorumlamaları bu dağınıklığı çabuklaştırdı. Belli bir sanat anlayışında, belli değer ölçülerinde birleşmeyi değil, bireysel özgürlüğü ve bunun sonucu olarak da çeşitliliği savunuyorlardı. Her biri yalnız kendi duyuşuna, kendi beğenisine göre bir güzellik yaratma çabası içindeydi.
Bu durumun, Fecr-i Ati’nin bir yazın akımı değil, birbirlerine arkadaşlık duygularıyla bağlı genç sanatçıların oluşturduğu bir topluluk olduğunu gösterdiği savlanır. Nitekim, her biri sanatını bir başka yolda geliştirecek, değişen toplum koşullarında değişik sanat anlayışlarına varacaktır. Fecr-i Ati Döneminin Önemli Sanatçıları
Dönemin belli başlı temsilcileri şunlardır: Ahmet Samim, , Ahmet Haşim, , Emin Bülent Serdaroğlu, , Emin Lami, , Tahsin Nahit, , Celal Sahir, , Cemil Süleyman, , Hamdullah Suphi Tanrıöver, , Refik Halit Karay, , Şahabettin Süleyman, , Abdülhak Hayri, , İzzet Melih Devrim, , Ali Canip Yöntem, , Ali Süha Delilbaşı, , Faik Ali Ozansoy, , Fazıl Ahmet Aykaç, , Mehmet Behçet Yazar, , Mehmet Rüştü, , Fuat Köprülü, , Müfit Ratip, , İbrahim Alaettin Gövsa
../resim/urun/368522fecri_ati_b.jpgAhmet Haşim (1884-1933): Fecr-i Âtî şiirinin en önemli ismidir. Sanat için sanat yapmıştır. Sembolizmin en önemli temsilcisidir. İşlediği başlıca temalar tabiat ve aşktır. Şiirlerinde hayalle birlikte musikiye önem vermiştir. Lirik bir şairdir.
Tamamen aruzu kullanmıştır. Dili süslü ve sanatlıdır. En çok serbest müstezadı kullanmıştır. Ona göre şiir anlaşılmak için yazılmaz, şiirde anlam aranmaz; şair bir hakikat habercisi, şiir dili de bir açıklama vasıtası değildir. Şiir duyulmak için yazılır ve okunur; şair tabiatın kendine hissettirdiklerini sembollerle şiirine yansıtır, okuyan da kendi hayal dünyasına uygun olarak algılar; şiir dili de telkin görevindedir.Şirin dili musiki ile söz arsında ve sözden ziyade musikiye yakındır. Şiirde musiki anlamdan daha önemlidir. Haşim’e göre şiirin kaynagi şuuraltidir. Şiirlerinde diş dünyayi, kişinin iç dünyasinda, ruhunda aldigi şekillerle yansitmaya çalişir. Diş dünyaya ait izlenimleri kendi dünyasinda şekillendirerek ve renklendirerek ortaya çikarir. Şiirlerindeki tabiatla ilgili kavramlar, akşam, gurup, şafak, gece, mehtap, yildizlar, göller, ormanlardir. Şairin şahsinda var olan içe dönüklük, şiirlerinde realiteden kaçiş olarak ortaya çikar.Şiirlerini Piyaleb ve Göl Saatleri adli eserlerinde toplamiştir.
Nesirleri: Gurabahane-i Laklakan, Bize Göre, Frankfurt Seyahatnamesi.
Fecr-i Ati topluluğunun en başarılı santçısı olan Ahmet Haşim topluluk dağıldıktan sonra çalışmalarına bireysel olarak devam eder. Şairin yaşamı santını derinden etkiler. Bu nedenle şiirlerinde çocukluk anıları, aşk ve doğa konularında yoğunlaşır. Karamsar yaklaşımı onun belirgin özelliğidir. Şiirlerinde ağır ve süslü bir dil kullanmasına rağmen nesirlerinde daha açık ve nispeten yalın bir dil vardır.
Piyale adlı şiir kitabının önsözünde şiir anlayışını şöyle açıklar: ‘Şiirin asıl özelliği ‘duyulmak’tır. Şiirin dili musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır. Yani bu dil, bir açıklama vasıtası olmaktan ziyade bir telkin vasıtasıdır ve şiirde musiki anlamdan önce gelir. Bu bakımdan kelimeler, şiire, anlam değerlerinden çok musiki değerleriyle girerler. Şiirin anlam bakımından açık olması zaruri değildir. Şiirin doğduğu yer şuuraltıdır. Konu ise sadece terennüm için bir vesiledir’.
Şiirde musikiyi ön plana alan, anlam açıklığını ikinci plana atan, mısralarda geniş ve akıcı bir telkin yeteneği arayan ve şiirin kaynağını bilinçaltında bulan bu anlayış ile sembolizmin şiir anlayışı arasında yakınlıklar vardır. Ancak sembolist şiirin asıl unsur olan sembol, Haşim’in şiirlerinde yoktur. Onun, anlamı anlaşılmayan veya değişik yorumlara elverişli bulunan şiirleri pek azdır. Bu bakımdan Haşim’i sembolist bir şair olarak kabul etmek pek güçtür. Haşim’in şiirine en uygun anlayış tarzının, empresyonizm olduğu kabul edilebilir. Gerçekten şiirlerinde dış dünyaya ait gözlemlerinin kendi iç dünyasında yarattıığı izlenimleri aksettirmesi bu anlayışın en açık göstergesidir.
Göl Saatleri’nin küçücük ve manzun ‘Mukkadime’si de empresyonizmin özlü bir ifadesinden başka bir şey değildir.
Şiirleri: Göl Saatleri, Piyâle
Nesirleri: Gurebâ-hane-i Lâklâkan, Bize Göre
Gezi Notları: Frankfurt Seyahatnamesi
Refik Halit Karay (1888-1965): Fecr-i Âtî’den sonra Millî edebiyat hareketine katılmıştır. Eserlerini de bağımsız bir şahsiyet olarak vermiştir. Edebî hayatı köşe yazarlığı ile başlamıştır. Sonra da sırayla hikâyeciliği ve romancılığı gelir. İlk yazılarında günlük hayatı ele almış, sosyal hayattaki çarpıklıkları, zekî ve nükteli bir üslûpla dile getirmiştir. Hayatın gülünç yanlarını karikatürize etmiştir. Sade ve temiz bir dille yazdığı Memleket Hikâyeleri’nde Anadolu insanının hayatını bütün canlılığı ile yansıtmıştır. Gözlem yeteneğinin üstünlüğü dikkat çeker. Eserlerinde kişilerin ruh tahlillerine fazla değinmez.İnsanların dürüst olmayan, kurnazlık ve menfaatçilikle ilgili yönlerini ortaya kor. Bunu mizah ve eleştiri ile yapar. Hiciv, eserlerinde önemli bir unsurdur. Şahısları kendi sosyal çevreleri ile birlikte anlatır. Konuşma dilinin bütün canlılığını ve tabiiliğini ortaya kor.
Romanları: İstanbul’un İç Yüzü, Çete, Sürgün, Nilgün, Bugünün Saraylısı, Kadınlar Tekkesi, Anahtar
Hikâyeleri: Memlekete Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri (Hatay’da sürgünde yazdığı eseridir).
Hiciv ve Mizah Yazıları: Kirpinin Dedikleri, Deli, Sakın Aldanma İnanma Kanma, Tanıdıklarım.
Read more

Enflasyon Nedir? Enflasyonun Nedenleri Nelerdir?


ENFLASYON NEDİR
Çağımızın ekonomideki vebası sayılan enflasyon nedir? Bu hastalıktan korunabilme yakalanıldığı taktirde tedavisi var mıdır? Bu çağımızın en önemli ekonomik hastalığı acaba yalnızca tek tıp bir hastalık mıdır? Ayrı ayrı hastalık nevileri var ise bunlara hangi tür tedavi yöntemleri uygulanmalıdır? İşte bu sorunlara ışık tutabilmek maksadı ile siz sitemizin değerli misafirleri ile fikirlerimizi paylaşmak mümkün olduğu taktirde eleştiri ve önerilerinizi tartışmak istiyoruz. Bu nedenle belki geniş bir bilgi aktarımı bu bilgi akışına göre kısa bir sonuç ve öneriler bulacaksınız. Demin de söylediğim gibi amaç çoklu tartışma ortamı yaratmak. Şüphesiz ki enflasyon bu anlatılmaya çalışılanlar ile her yönü ile izah edilemez. Çözüm önerileri de binlerce olabilir. Yazımdaki amaç hastalığın nerelerden kaynaklandığı ve nelere neden olduğunu açıklayabilmektir.
Hastalık teşhisi doğru konulur doktor tedavi etmek ister hasta da iyileşmek ister ve tedaviye katılır ise başarı eksiksiz olacaktır. Bizde hasta iyileşmek istemekte teşhisler eksiklerine rağmen doğru doktor ise gerekli tedaviyi uygulamaktan muhtelif nedenler ile çekinmektedir. Bilinmesi gereken ise “DEVLET MALI DENİZ- YEMEYEN DOMUZ “ tekerlemesinin artık bitmesi gerektiğidir. Aksi halde ÜLKEMİZİN çok daha büyük karışıklıklara düşeceği yani “hastanın ameliyat edilmesi” zaruretinin ortaya çıkacağıdır. Ameliyat ise her zaman başarılı olmaya bilir.

Para Nedir

Para bir değişim aracıdır. Zamanımızda tüm dünyada kullanılmakta olan para sistemi kağıt para sistemi olduğundan paranın kendi başına bir değeri bulunmamaktadır. Ancak para toplumlarda üretilen her türlü mal ve hizmetlerin ölçülmesini ve değerlendirilmesini sağlayan üzerinde toplumsal mutabakatın bulunduğu bir değişim ve değerlendirme aracıdır. Kendisine bu gücü sağlayan ise devletin hükümranlık gücüdür.
Uluslar arası ilişkilerin son derece gelişmesi paranın eskisine göre çok daha hızlı hareket imkanına sahip olması dünya devletlerinin paralarının sağladığı itibar dikkate alındığında devletleri paralarının güçlerine göre de sıralayabilmek mümkündür. Bu iyi paradan kötü paraya doğru bir sıralama olacaktır.
İşte iyi para ( itibar gücüne dayalı devletlerce düzenlenen ulusal değişim aracı) tıpkı bir mal gibi diğer ülke halkları ve devletleri tarafından da ithal edilir ve tasarruf aracı olarak da değerlendirilir.
Yabancı devlet parasının ulusal ekonomilerde ihtiyaç miktarından fazla bulundurulması o ülkenin ekonomisine doğrudan katkıda bulunmak anlamı taşır. Ülkede para konvertibilite (dönüşebilirlik) imkanına sahipse tedavülde birden fazla para bulunur ki işe o zaman İngiliz maliyecisi Thomas GRESHEM in söylediği ve kanun olarak kabul edilen İYİ PARA KÖTÜ PARAYI KOVAR hükmünün işlediği enflasyonist her ortamda daha fazlası ile görünecektir.

ENFLASYONA NEDEN OLAN KAVRAMLAR


FİYAT ARTIŞLARI

Enflasyon teorik olarak bütün mal ve hizmetlere ait fiyatların eş zamanlı yükselmesidir. Bir başka değişle bir kısım malların fiyatlarının artması bazılarının düşmesi olayının enflasyon ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
TALEP ENFLASYONU
Fiyat arz ve talep eğrisinin kesiştiği yerde oluşacaktır. Alıcı alacağı malı en ucuz yerden almayı satıcı ise malını en pahalı olan yerde satmayı isteyecek ve amaç edinecektir. İşte yöresel veya ülke genelinde toplam arz ile toplam talebin dengelendiği yerde ulusal veya yöresel fiyat dengesi oluşacaktır.
Talep fazlası nedeni ile oluşan enflasyonun arzın talebi karşıladığı yerde biteceği tabidir. Talep enflasyonuna yaklaşım genel olarak iç talebin kısılması şeklinde olacaktır.

MALİYET ENFLASYONU

Maliyet enflasyonu girdi fiyatları ücret artışları ve finansman giderlerindeki artışlardan kaynaklanır. Buna literatürde ÜCRET- FİYAT SARMALİ denilir. Maliyet enflasyonunda ise fiyatlar maliyet artışı nedeni ile yukarı doğru itilecektir veya itilmeye çalışılacaktır Maliyet enflasyonuma yaklaşım ise işgücünün verimindeki artıştan sağlanan ilave kazancın ücretlere yansıtılması şeklinde şeklin de olmalıdır. Bu şekilde oluşan bir yaklaşım fiyat artışına dönüşmeyecektir.
Gerek TALEP ENFLASYONU VE GEREKSE MALİYET ENFLASYONUN da halkın beklentisi sürmediği veya oluşmadığı sürece enflasyon devam etmez. Beklenti oluştuğu sürece enflasyonist sarmal güçlenecek talep artışına neden olacak ve insanlar tavırlarını bu beklentilere göre oluşturacaktır.
Daha önce de değindiğimiz gibi para bir değişim aracıdır. Bizatihi kendisinin bir değeri olmamasına karşın bir değer ölçme veya değerlendirme aracıdır.
Her devlet hükümranlık hakkı nedeni ile paranın basılması ( sağlanması ) ve kullanılması hükümranlık hakkının dayandığı diğer faaliyetlerin de yerine getirilmesinin temel unsurunu teşkil etmektedir. Devletin toplumsal görevlerini oluşturan
1. Kanunların uygulanması
2. Alt yapının yapılması ( yollar hava limanları barajların yapımı)
3. Toplum Savunması ( iç ve dış güvenlik ve bunun gerekli kıldığı silahları üretmek veya satın almak uçak gemi otomotiv gibi savunma veya ulaşım amaçlı araçların üretim veya satın alınmasını temin
4. Toplumun sağlık sorunlarını çözmeye yönelik hastane dispanser sağlık ocağı bulaşıcı hastalıklara yönelik özel hastane ve tedavi merkezlerinin oluşturulması
5. Tüm bunların saplanabilmesi için yeterli deneyim ve eğitime sahip insan kaynağı oluşturabilmek ve bunların koordinasyonunu sağlayacak tedbirleri almak planlamak ve bunlar ile ilgili yatırımları yapmak
6. Toplum kesimleri arasındaki gelir dağılımını dengelemek
7. Bu hizmetlerin üretimi için istihdam sağlamak
8. Bütün bu hizmetlerin yerine getirilebilmesi için gelir elde etmek (vergi toplamak )
Yönetenlerin en önemli vazifelerini oluşturmaktadır. Devletin gelir gücü bu hizmetlerin karşılanması için yetmediği zaman devletler
1. Yeni vergiler ihdas edilebilir veya vergi oranları arttırılabilir
2. İç ve Dış piyasalardan belli vadeler ile borçlanırlar (Bono ve tahvil ihraç ederek)
3. Devletin vergilendirme olanağı zayıflıyor ise borç bulma yeteneği de zayıflar veya zayıfladığı intibağını verir. Yukarıdaki iki şıkkın devlet giderlerini karşılamaya yetmemesi veya borçlanma kabiliyetinin azalması halinde devlet piyasadaki para miktarını arttırabilir.
Enflasyonun olmadığı bir ortamda devletin ödünç alma veya vergi artışı istemek gibi talepleri özel yatırımlar ile sosyal içerikli yatırımların yapılması amacına yöneliktir. Bunları gerçekleştirmek için borç talebinde bulunan devletin tüketim harcamalarında tasarruf sağlaması beklenmelidir.
Ancak fiyat artışlarının olduğu devletin hızla büyüdüğü ortamlarda ise bu uygulamalar farklı sonuçlar doğurabilir. Ekonomiyi kısıtlamak için alınan önlemler ( özellikle vergi artırımı ) fiyat artışlarını dolayısı ile enflasyonu hızlandırabilir. Bunların bir neticesi olarak ekonominin yönetimi değişebilir veya zayıflayabilir.
Ancak bu ortam devleti yönetenlerin devletin ekonomi içersindeki rolü ve bu role uygun alınması gereken önlemlerin neler olduğu veya olması gerektiğini anlayamadığı bir yapıda olması halinde gerçekleşir ve enflasyon süratle artarak sarmalın oluşmasına kuvvetlenmesine neden olur.
Talebin arzdan fazla olması uluslararası bir olaydır. Isınan ekonomilerde mallara olan talebin sürekli yüksek olması daha önceden belirtildiği üzere maliyetleri yukarı doğru iterek talebin arza karşı aşırılık göstermesinden kaynaklanan fiyat artışlarını dengeleyecektir. Zira ekonomide yeteri kadar eksik kapasite bulunmamaktadır. Dünya ülkelerinde atıl kapasite mevcut ise bunlar talebe yönelik olarak devreye girecek ancak ekonomiler ısındıkça atıl kapasite de bulunmayacaktır.
Enflasyon endüstrileşmiş gelişmiş ülkeler için devamlı ve ciddi bir sorun değildir. Zira bu ülkeler dünya genelinde zaten yeteri kadar üretilmeyen ve kendi denetimleri altında bulunan bir kısım sanayi üretimlerini dış piyasalara daha pahalı satabilme imkanına sahiptirler yani oluşan eflasyonist baskıyı aktarabilirler. Bu ülkelerde hızlı enflasyondan ziyade uzun süreli işsizlik yani “DEFLASYON” tehlikesi olabilir.
Refah seviyesinin yükseltilmesi refah devletinin kurulabilmesi kurulabilme çalışmaları devlete yeni sorumluluklar getirmiştir.
Refah devletinde devlet çalışanlar kadar çalışamayacak durumda olanları insanların çalışma süreleri sonlarında yaşamlarını idame ettirecek ve geliştirecek sosyal Güvenlik Sistem veya sistemlerini oluşturmak insanların iş güvenliklerini sağlamak işsiz kalanların yeni bir iş buluncaya kadar ( belirli süre ) sosyal sorunları ile ilgilenmek kimsesiz bakıma muhtaç kişilerin gereksinimlerini sağlamak v.b. sorumluluklar da devlet sorumlulukları arasına katılmıştır.
Ayrıca kitle haberleşme araçlarının son derece hızla gelişmesi fikirlerin anında tüm dünya ülkelerine ve halklarına iletilebilmesine dolayısı ile bir refah devleti olan A.B.D. de ve G-7 ülkelerinde olan yaşam standardındaki gelişmeler ile ulaşılan ve yaşamı kolaylaştıran mal ve hizmetleri izleyebilmesi DÜNYADA TÜKETİCİLİĞİN AŞIRI ŞEKİLDE artmasına neden olmuştur.
Tüketimin ülkeler genelinde artması dünya arz ve talep dengesini bozmaya bozulan dengeler ve üstlenilen yeni yükümlülükler devletlerin mali yapılarını süratle bozmaya dünyada dış ticaret fazlası veren sanayileşmiş ülkeler dışında bir enflasyon çizgisi oluşmasına ülkelerin gerek birbirinin ekonomilerinden etkilenerek gerekse ülke içi kaynakların doğru kullanılmamasından ve talepteki çeşitlenmeye yönelik ürün çeşitlenmesi sağlanamaması nedeni ile sarmallar oluşmakta enflasyon beklentisi de topluma yerleşmektedir.
Özellikle gelişmekte olan ülkeler ile az gelişmiş ülkelerde tüketimin hızlanması ithalatı arttırmakta ihracat/ithalat oranı düşmekte ve ülke sık sık İMF-Dünya Bankasından ödemeler dengesi açıklarını kapatabilmek için destek talebinde bulunur hale gelmişlerdir. Dolayısı ile İMF ve Dünya Bankası bu tür devletlere özellikle dış ticaret açıklarını kapatacak veya azaltacak “ İSTİKRAR PROĞRAMLARI” uygulamaları için baskı yapar hale konuma gelmiştir. Ekonomik gelişimini tamamlamış ve dış ticaret açığı vermeyen veya süreklilik arz etmeyen ülkeler için doğru olan bu talep diğer ülkeler için sorun teşkil eder hale gelmiştir.
İşte bir başka sarmal da ülkelerin iç kaynaklarını yeteri kadar aktif hale getirememesi alınan dış yardımların ise yeterli büyüklükte olmaması ülkeleri ve yönetenleri her seferinde daha büyük sorunlar ile karşılaşmalarına sorunların ertelenmesine ertelemeler nedeni ile de daha büyük sorunların içine girmelerine neden olmakta ve sarmal çok daha fazla kuvvetlenmektedir. Zira devletlerin üstlendikleri sorumlulukları kapatabilecek gelire sahip olmamaları devletlerin borçlanma maliyetlerini de olumsuz etkilemektedir
Sarmal enflasyonun oluşum nedenleri kanımca aşağıdaki şekilde sıralanabilir.
1- Siyasal-Sosyal Gelişmeler
Maliyet ve fiyat artışlarının çağdaş toplum- refah devleti yaklaşımlarının toplum için zorunlu hale getirdiği yükümlülükleri sosyal-siyasal gelişmeleri ekonomik olaylar ile birlikte incelenmelidir. Aksi taktirde enflasyonun anlaşılması ve çözümlenebilme olanağı olmayacaktır.
Zira refah devletinde yoksulluk adaletli bir gelir dağılımının gerçekleştirilmesi hayat standardizasyonunun sağlanması kabul edilebilir seviyede ( sürdürülebilir ) işsizlik oranının idamesi konusunda yönetenlere ciddi yükümlülükler düşmektedir.
Yönetimlere düşen ve sürekli genişleyen yükümlülük ve sorumluluklar kamu borçlanma ve vergi oranlarının artmasına neden olmaktadır.
Toplam talep artışında devletin yaşam standardını oluşturmak için üstlendiği yükümlülüklerin de ciddi katkısı olmaktadır. Ancak yönetenler çağdaş toplum oluşturulmaya çalışılırken sosyal ve ekonomi yönetimi için ne gibi sorumluluklar üstlenmeleri gerektiği bu sorunların çözümü için oluşturulması gereken stratejilerin eksiksiz tespit edememiş ve gerekli çözümleri de üretememiştir.
Zamanımızda iletişim teknolojisindeki hızlı gelişme ulaşım imkanlarının çok hızlı ve etkin şekilde gelişmesi eğitim ve eğitim sistemlerinde meydana gelen değişiklikler yönetenlere hizmet kalitelerini arttıracak gerekli bilgi ve gelişimi yaratabilecek eleman temininde hükümetlere geniş imkanlar sağlamıştır. Ancak bu gelişmeler beraberinde yönetenlerin toplum ihtiyaçlarına yönelik talep artışlarına tüketici olarak piyasaya daha fazla girmesine ve talep yığılmalarına neden olmaktadır. Çağdaş üretim ve yaratılabilen kapasite artışları dünyada oluşan talep birikiminin altında kalmıştır. Bu ise sarmal enflasyonun ciddi halkalarından birini oluşturmuştur.

2- Çok hızlı artan tüketim

İnsanoğlu çağdaş teknoloji ürünü olan buzdolabı radyo Televizyon Bilgisayar otomotiv geleneksel yapı dışında çağdaş yapıda oluşturulan konut ihtiyaçları v.b. bunların tip ve modellerinin ve niteliklerinin sürekli değişmesi ve nüfus artışının da meydana getirdiği ilave talep artışları talep eğrisinin çok şiddetle artmasına arzı oluşturan toplam üretimin ise bu hızla arttırılamaması nedeni ile sarmal enflasyon oluşumuna ciddi katkıda bulunmaktadır.
Yönetenler enflasyonun varlığından genel olarak şikayetçidirler. Ancak enflasyonun düşürülmesi için uygulanan ekonomik önlemlerin büyüme hızını düşürmesi doğal bir sonuç olarak işsizlik oranındaki artışlar nedeni ile tüketimin arttırılmasına yönelik davranışlar sergilemektedir. Bu ise bir nevi tavşana kaç tazıya tut politikası niteliğindedir. Ancak tüketimi arttırabilmek için parasal gelir artışı sağlanması ihtiyacı vardır. Yönetenler süratle bunu da yerine getirirler. Dolayısı ile sarmal enflasyonun bir diğer halkası da meydana gelir. Ekonomik istikrar çalışmalarında denge bir üst sarmalda kurulmaya çalışılmaktadır.
3- Herkes için sağlanan eğitim imkanı
Eğitim anayasal bir haktır. Sağlanması görevi de yönetenlere yüklenmiştir. Kültür ve eğitim düzeyinin yükseltilmesi için yapılan yoğun çalışmalar üniversite eğitiminin geliştirilmesi ve teşvik edilmesi ve nüfus artısı nedeni ile de devamlı şekilde artmaktadır. Bu sebeple geleneksel eğitim için kurulan okul binaları kütüphaneler yurtlar v.b. yetersiz kalmaktadır.
Eğitimin bir hak olarak kabul edilmesi bütçe içersinde yer alan okul öncesi ilköğretim orta öğretim üniversite ve üniversite sonrası eğitimleri için ayrılan payların giderek artmasına veya arttırılmasına neden olmaktadır. Zira bunların yapımı kadar eğitmen ve yardımcı personel maliyetleri de çığ gibi artmaktadır.
Daha fazla eğitim daha iyi eğitim vermek için yaratılan talebe uygun okul derslik malzeme bilgi kaynağı laboratuvar gibi araştırma alt ve üst yapılarını oluşturmak yeterli ve kaliteli eğitmen ve yardımcı personel temin etmek gibi yüksek maliyetleri üstlenmek yetersizlikler ile ilgili eleştirileri kabul etmek karşılanılamayan talep ile ilgili sorumluluklarını azaltarak halkın talepleri karşısında sorumlu olmayan bir yapıda örgütlenmek gereği meydana çıkmıştır. Oluşturulan sınav sistemleri orta ve üniversite öğrenimleri için buna en bariz örnekleri teşkil etmektedir.
İşte tür bu harcamalar da sarmal enflasyonun oluşumunda ciddi bir yer işgal etmektedir.
4- Sanki savaş varmış gibi körüklenen savunma harcamaları
Gerek soğuk savaş döneminde gerekse küreselleşen dünyada soğuk savaş sonrası oluşan stratejik dengelerde devletler varlıklarını idame ettirebilmek iç ve dış güvenliklerini sağlayabilmek için en son modern silah araç ve gereçler ile bunların kullanımına yönelik teknolojik alt yapıyı oluşturmak zorundadır. Özellikle bizim gibi dünyanın sıcak bölgesinde yer alan devletlerde gerek iç gelişmeler gerekse dış etkenler ve çevresel nedenler ile yoğun bir silahlanma ve savunma harcaması yapılması son derece doğaldır.
Ancak savunma harcamalarının yoğunluğunun ve kısıtlanmasının da ülke varlığı adına risk oluşturacağı bilinerek olanaksızlığı ülkemiz için sarmal enflasyonun halkalarından birini oluşturmaktadır
Enflasyon ile mücadelenin temeli çok çalışmak çok üretmek az tüketmek daha az dış alım daha çok dış satım gerçekleştirmek bütçe gelir ve giderlerini gerçekçi değerlere oturtmak bütçenin denk hazırlanması ve bütçe açıklarına izin verilmemesi toplumun alınacak önlemlere zorla değil isteyerek katılımının sağlanması ulusal paranın yeniden bir tasarruf aracına dönüştürülmesi gibi çalışmaların öncelikle ülkeyi yönetenler üreticiler üretime katkıda bulunanlar bunları ulusal veya dünya pazarlarında pazarlayanlar tarafından inanılarak inanılanların tüm topluma aşılanarak verilmesi gerekmektedir. DIŞ DESTEK ŞU
AŞAMADA MUTLAKA ÇOK ÖNEMLİDİR ANCAK ESAS OLAN KENDİMİZE VE KENDİ GÜCÜMÜZE GÜVENMEKTİR. BAŞARI BURADA YATMAKTADIR.
Aksi halde başarı olmayacak. Spiral enflasyon çok daha fazla artan beklentiler denetlenemeyen veya denetimden çıkan fiyatlar nedeni ile hızla hiper enflasyona doğru yol alacaktır. Belki de bu program başarmamız için son bir şanstır. Zira bundan sonrası çok daha acı reçeteler ve hiç ummadığımız bir moratoryum ilanı ile saygınlık ve itibarımızın yitirilmesidir.
Başarmak için orta vadede süratle ulusun iradesine baş vurmak yönetenlere güvenmek önceliklere göre çözüm yolları bulmak ve uygulamaya başlamak hedef saptamak ve tespit edilen hedeflere zamanında varmak gereklidir. Zira ülkemiz bir dünya devleti bir refah devleti olmaya adaydır.
Bu konu üzerine görüşlerinizi fikirlerinizi ilave düşüncelerinizi mutlaka yazınız. Bunlar yapmakta olduğum çalışmalara ışık tutacaktır. Belki bu mücadelede ön saflarda bulunanlara da katkıda bulunma imkanı bulunabilir
PARA NEDİR?
Para bir değişim aracıdır. Zamanımızda tüm dünyada kullanılmakta olan para sistemi, kağıt para sistemi olduğundan paranın kendi başına bir değeri bulunmamaktadır. Ancak para, toplumlarda üretilen her türlü mal ve hizmetlerin ölçülmesini ve değerlendirilmesini sağlayan, üzerinde toplumsal mutabakatın bulunduğu bir değişim ve değerlendirme aracıdır. Kendisine bu gücü sağlayan ise devletin hükümranlık gücüdür.
Uluslar arası ilişkilerin son derece gelişmesi, paranın eskisine göre çok daha hızlı hareket imkanına sahip olması, dünya devletlerinin paralarının sağladığı itibar dikkate alındığında devletleri paralarının güçlerine göre de sıralayabilmek mümkündür. Bu iyi paradan kötü paraya doğru bir sıralama olacaktır.
İşte iyi para ( itibar gücüne dayalı devletlerce düzenlenen ulusal değişim aracı) tıpkı bir mal gibi diğer ülke halkları ve devletleri tarafından da ithal edilir ve tasarruf aracı olarak da değerlendirilir.
Yabancı devlet parasının ulusal ekonomilerde ihtiyaç miktarından fazla bulundurulması o ülkenin ekonomisine doğrudan katkıda bulunmak anlamı taşır. Ülkede para konvertibilite (dönüşebilirlik) imkanına sahipse tedavülde birden fazla para bulunur ki, işe o zaman İngiliz maliyecisi Thomas GRESHEM in söylediği ve kanun olarak kabul edilen İYİ PARA KÖTÜ PARAYI KOVAR hükmünün işlediği enflasyonist her ortamda daha fazlası ile görünecektir.
ENFLASYONA NEDEN OLAN KAVRAMLAR
FİYAT ARTIŞLARI :Enflasyon teorik olarak bütün mal ve hizmetlere ait fiyatların eş zamanlı yükselmesidir. Bir başka değişle bir kısım malların fiyatlarının artması, bazılarının düşmesi olayının enflasyon ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
TALEP ENFLASYONU: Fiyat, arz ve talep eğrisinin kesiştiği yerde oluşacaktır. Alıcı alacağı malı en ucuz yerden almayı, satıcı ise malını en pahallı olan yerde satmayı isteyecek ve amaç edinecektir. İşte yöresel veya ülke genelinde toplam arz ile toplam talebin dengelendiği yerde ulusal veya yöresel fiyat dengesi oluşacaktır.
Talep fazlası nedeni ile oluşan enflasyonun arzın talebi karşıladığı yerde biteceği tabidir. Talep enflasyonuna yaklaşım genel olarak iç talebin kısılması şeklinde olacaktır.
MALİYET ENFLASYONU: Maliyet enflasyonu, girdi fiyatları, ücret artışları ve finansman giderlerindeki artışlardan kaynaklanır. Buna literatürde ÜCRET- FİYAT SARMALİ denilir. Maliyet enflasyonunda ise, fiyatlar maliyet artışı nedeni ile yukarı doğru itilecektir veya itilmeye çalışılacaktır Maliyet enflasyonuma yaklaşım ise, işgücünün verimindeki artıştan sağlanan ilave kazancın ücretlere yansıtılması şeklinde şekilinde olmalıdır. Bu şekilde oluşan bir yaklaşım fiyat artışına dönüşmeyecektir.
Gerek TALEP ENFLASYONU VE GEREKSE MALİYET ENFLASYONUN da halkın beklentisi sürmediği veya oluşmadığı sürece enflasyon devam etmez. Beklenti oluştuğu sürece enflasyonist sarmal güçlenecek, talep artışına neden olacak ve insanlar tavırlarını bu beklentilere göre oluşturacaktır.
Read more